19.05.2009
Bediüzzaman’ ın isim, imza, mühür ve ünvanları..
Seksen küsûr yıllık ömür yaşayan Bediüzzaman Said Nursî, hayatının çeşitli safhalarında birçok isim, imza ve ünvanlar kullandı.
Meselâ: Molla Said, Saidü'l-Meşhur, Said-i Kürdî, Bediüzzaman, Garibüzzaman, İbnüzzaman, Mehmed Said Nursî, vesaire...
Hemen ifade edelim ki, bunların hiçbiri rast gele kullanılmış isim ve imzalar değildir. Şüphesiz, herbirinin ayrı bir mânâsı var; herbiri ayrı bir sebep ve hikmete binâen kullanılmış.
Bunlara mânâsız ve boş gözlerle bakanlar ise, yanlışa düşmekten bir türlü kurtulamıyor.
Aradan bunca zaman geçmesine rağmen, bu zâtın ismini hâlâ "Şeyh Said-i Nursî" veya "Şeyh Said-i Kürdî" diye telâffuz edenlere rastlanılmaktadır.
Diğer yandan, bir yanlışı düzelteyim derken, ikinci bir yanlışa düşenlerde var.
Tıpkı, Sabah gazetesinde yazan Emre Aköz gibi. 19 Ocak 2003 tarihli yazısında şöyle diyor: "Nurculuğun kurucusu Said Nursî, ...Nurs köyünde doğdu. O zamanlar soyadı olmadığı için, insanlar baba adları, ya da doğdukları yerle ayırt edilirdi. Nurs köyünde doğduğu için, Said Nursî, yani Nurslu Said dendi. Said-i Nurs da denebilir. Ama bakıyoruz, 'İslâmcı' denilen gazetelerde bile bazan 'Said-i Nursî' diye yazılıyor ki, yanlıştır. Bilen bu hatayı yapmaz."
Hemen belirtelim ki, "Said-i Nursî" gibi, "Said Nursî" yazılışı da yanlış değildir. Birincisi, Arapça, Farsça, Osmanlıca ve hatta Kürtçe isim terkibine uygunluk arzederken; ikincisi ise, Türkiye'de halen yürürlükte olan "adı, soyadı" formatına tamamiyle uyum sağlamaktadır.
Gerçi, Bediüzzaman'ın resmî soyadı Nursî değildir. Fakat, kendisi tâ başından beri (1920'lerden itibaren) bu tabiri soyadı yerinde benimseyip, ömrünün sonuna kadar da kullanmıştır.
Bize düşen, bunu saygıyla karşılamaktır.
Medih için değil...
Said Nursî'ye "Bediüzzaman" ünvanını kullandığı için, zaman zaman sorular sorulmuş , hatta tenkitler yöneltilmiş, o da bunlara muknî cevaplar vermiştir.
Bu hususla alâkalı olarak, Hutbe-i Şâmiye isimli eserinin "Reddü'l-Evham" bölümünde yer alan şöyle bir suâl ve cevap var:
"Sual: Sen imzanı bazen 'Bediüzzaman' yazıyorsun. Lâkap medhi imâ eder.
"Cevap: Medih için değildir. Kusurlarımı, sened-i özrümü, mazeretimi bu ünvan ile ibraz ediyorum. Zira bedi, garip demektir. Benim ahlâkım, sûretim gibi ve üslûb-u beyanım, elbisem gibi gariptir, muhaliftir. Görenekle revaçta olan muhakemat ve esalibi, benim üslûp ve muhakematımla mikyas ve mihenk itibar yapmamayı bu ünvanın lisan-ı haliyle rica ediyorum. Hem de muradım, 'bedî', acip demektir.
"Şâh-ı Merdan"
Üstad Bediüzzaman'a ait bir madenî mührün olduğunu, muhtelif vesikalarda görüp öğreniyoruz.
Bazı durumlarda, parmak izi veya imza ile birlikte, bu mührü de kullanmıştır.
Mührün üzerinde nelerin yazılı olduğu ise, bizim gibi çoğu kimse için de mûcib-i meraktır.
Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye ile ilgili vesikalarda da dikkat çeken Bediüzzaman'a ait mührün daha vâzıh bir suretini görüp, üzerine kazınmış yazıyı çözdüğünü belirten Van Edremit'ten muhterem Ata Beyaz Hocamız, hususî duâsına da dahil ettiği şekliyle, o mührün üzerinde şu ifadelerin yer aldığını bize beyan ettiler:
"Mirza, Nuriye, Şâh-ı Merdan, Hazret-i Bediüzzaman"
Mühürde yazılı Mirza babasının, Nuriye annesinin ismi, Şâh-ı Merdan ünvanı ise, Hz. Ali (kv) için kullanıldığını çoğunuz bilirsiniz.
"Mehmed Said Nursî"
Üstad Bediüzzaman'a ait, calib-i hayret ve dikkat bir diğer isim ve imza şekli ise, "Mehmed Said Nursî" yazılışıdır.
Bu isim ve imzayı, fethinin 500. yıldönümü vesilesiyle geldiği İstanbul'da kullanır. Üstelik, Samsun'da görülen Nur dâvâsıyla alâkalı bir dilekçede...
Şöyle ki: 1953 yılı baharında Emirdağ'dan gelerek üç ay kadar İstanbul'da kalan Bediüzzaman, o günlerde Samsun Mahkemesinde görülmekte olan "Büyük Cihad" dâvâsına rahatsızlığı sebebiyle gidip katılamayacağından, savcılık makamına dilekçe ile başvuruda bulunuyor.
İşte, bu 6 Mayıs 1953 tarihli dilekçenin altında sol işaret parmağının izi bulunan Üstad Bediüzzaman, ikamet adresinin hemen altında yazılan ismini "Mehmed Said Nursî" olarak yazdırırken, imzasını da "Mehmed Said" şeklinde atmış.
(Bkz: N. Şahiner; Bilinmeyen Taraflarıyla B. S. Nursî, Kasım 1991 baskısı, s. 400.)
İşte, Üstad Bediüzzaman'ın hayatını kuşatan bir 'acip'lik, bir 'garip'lik, yahut bir 'bedi'lik daha...
M. Lâtif Salihoğlu
Yeni Asya Gazetesi 2003
18.05.2009
Üstâd'ın Isparta'ya olan bağı
1953 senesi yaz aylarında Üstad Emirdağ'ından Isparta'ya geldi. Isparta'da pek çok sâdık talebeleri vardı. Daha evvel gönderdiği mektuplarında Isparta'yı taşıyla, toprağıyla mübârek olarak tavsif ediyor ve Risâle-i Nur'un zuhuru ve intişârıyla vücud bulan mânevî hayatının idâmesine en kuvvetli medar Isparta olduğunu beyân buyuruyordu.
Filhakîka, Isparta, Üstadın bu iltifatına lâyık olduğunu uzun senelerdeki hâdiselerin şahâdetiyle ispat etmiş ve göstermiştir. Çünkü, Risâle-i Nur'un birinci medresesi ve telif yeri olan Barla, Isparta'nın bir nâhiyesidir. Risâle-i Nur'un büyük mecmuaları burada telif edilmiştir.
Risâle-i Nur'u binler kalemlerle en korkulu zamanlarda yazıp neşredenler Isparta ve köylerindeki talebelerdir. Misâl olarak Sav köyünü göstermek kâfıdir. Üstad Kastamonu'da bulunduğu zaman, Isparta'nın yalnız Sav köyünde bin kadar kalem senelerce Nurları yazmış, çoğaltılmasında çalışmıştır.
Herbirisi birer vilâyet kadar, belki daha ziyâde Risâle-i Nur'a alâka gösteren ve Nurların yayılmasında birer santral misillü çalışan Nur merkezleri Isparta'dadır. Gül ve Nur fabrikaları ve bunların etrafında medrese-i Nuriye şâkirtleri, Mübârekler Heyeti, hep Isparta vilâyeti dahilindedir.
Hem, herbirisi hizmet-i Kur'âniye îtibâriyle birer kutub hükmünde olan Nur Talebelerinin medâr-ı iftihar büyük kardeşleri de yine lspartalıdırlar.
Hem, Isparta adliyesi ve emniyeti dâimâ Nurlara insafla muâmele etmiştir. Üstad, Isparta adliyesine çok defa duâ etmiş, sâir vilâyetlere bu noktada da Isparta'yı hüsn-ü misâl göstermiştir.
Bu ve bu gibi sebepler tahtında, Üstad, âhir ömrünü Isparta'da geçirmek, ölümünü oradaki mübârek sâdık kardeşlerinin arasında karşılamak, mezarını Isparta'da Sav'da veya Barla'da vasiyet etmek üzere, Isparta'ya geldi.
Tarihçe-i Hayat - 585
___
Tatlı bir tevafukun meyvesini, aynı gün daha şirin bir tarzda gördüm. Şöyle ki:
İki asker, kemal-i sevinçle, gayet dostane, "Sen Ispartalısın, bizim hemşehrimizsin."
Ben de dedim: "Maaliftihar, her cihetle Ispartalıyım. Isparta taşıyla, toprağıyla benim nazarımda mübarektir, benim vatanımdır ve herbiri yüze mukabil, yüzer ve binler hakikî kardeşlerimin meskat-ı re'sleridir."
Evet, bu havaliye gelen Ispartalılar asker olsun, başkalar olsun, ekseriyet-i mutlakayla beni hemşehri biliyorlar. Hangisi benimle görüşüyor, "Sen Ispartalı mısın?"
Ben de diyorum: "Maaliftihar, ben Ispartalıyım."
Ve Isparta'da o kadar hakikî kardeşlerim ve akariblerim var ki, meskat-ı re'sim olan Nurs karyesine pek çok cihetlerle tercih ediyorum. Ve büyük Isparta'nın bir küçük evlâdı hükmünde olan Isparit nahiyemize, büyük Isparta'nın birtek köyünü tercih ediyorum.
O kadar halis, kahraman kardeşleri bana veren Isparta, taşı da, toprağı da bana ve belki Anadolu'ya mübarek olmuş. İnşaallah hem Anadolu'ya hem âlem-i İslama neşrettikleri Nur tohumları birer rahmete mazhar olur, sümbül verir. Hem gıda, hem ziya, hem deva olup manevi galâ ve veba ve zulmü ve zulmeti dağıtır.
Kastamonu Lâhikası | 197
__
Aziz kardeşlerim,
Yakınınızda bulunmakla çok bahtiyarım. Sizin hayalinizle ara sıra konuşurum, müteselli olurum. Biliniz ki, mümkün olsaydı, bütün sıkıntılarınızı kemâl-i iftihar ve sevinçle çekerdim.
Ben, sizin yüzünüzden Isparta'yı ve havâlisini taşıyla, toprağıyla seviyorum. Hattâ diyorum ve resmen de diyeceğim: Isparta hükümeti bana ceza verse, başka bir vilâyet beni beraet ettirse, yine burayı tercih ederim.
Evet, ben üç cihetle Ispartalıyım. Gerçi tarihçe ispat edemiyorum; fakat kanaatım var ki, İsparit nahiyesinde dünyaya gelen Said'in aslı buradan gitmiş. Hem Isparta vilâyeti öyle hakikî kardeşleri bana vermiş ki; değil Abdülmecid ve Abdurrahman, belki Said'i onların herbirisine maalmemnuniye fedâ eylerim.
13. Şuâ | 263
Bediüzzaman üç cihetle Ispartalı mıdır?
"Evet, ben üç cihetle Ispartalıyım. Gerçi tarihçe ispat edemiyorum; fakat kanaatım var ki, İsparit nahiyesinde dünyaya gelen Said'in aslı buradan gitmiş. Hem Isparta vilâyeti öyle hakikî kardeşleri bana vermiş ki; değil Abdülmecid ve Abdurrahman, belki Said'i onların herbirisine maalmemnuniye feda eylerim."
Bu üç cihetin neler olduğu hakkında ayrıca, başka bir risalede izah bulunmamaktadır. Dolayısı ile bu üç ciheti yukarıda yer alan ifadelerden istinbat etmemiz gerekmetkedir. Bu nazarla baktığımızda;
Birincisi: "Gerçi tarihçe ispat edemiyorum; fakat kanaatım var ki, İsparit nahiyesinde dünyaya gelen Said'in aslı buradan gitmiş" ifadelerinde üstadımızın bir manevi keşfe dayalı tespitidir.
İkincisi:"Hem Isparta vilâyeti öyle hakikî kardeşleri bana vermiş ki; değil Abdülmecid ve Abdurrahman, belki Said'i onların herbirisine maalmemnuniye feda eylerim."diye ifade ettiği dostlarının bulunmansının işari delaletidir. Zira insanın en yakın dostları, memleketinde olur.
Üçüncüsü ise: Dolaylı olarak ifade edilen şu manadır; Üstadın en çok kaldığı il ve en çok hizmet edilen ildir ki, Ispartanın bir beldesi olan Barla da, külliyatın yüzde sekseni yazılmıştır. Ayrıca herkesçe malumdur ki, Isparta denilince, Üstadın memleketi çağrışmaktadır.
nuriklimi.com
Üstad'a dâir; Kim, ne demiş?
Hasan Basri Çantay
Bir gün Hasan Basri Çantay hoca (merhum) Üstad Hazretlerini meclisin ilk günlerinde Meclis-i Mebusan'a yazdıkları bir mektuptan hafifçe tenkit yollu anlatıyordu. Sözlerine yeni başlamıştı. Hemen eliyle ağzını kapayarak: 'Ben bütün sözlerimi geri alıyorum. Söylediklerimi siz de duymamış olun. Biz rahat döşeklerinde uyurken o, Allah yolunda, Resulullah izinde bütün işkence hapislere rağmen İslamı savunuyordu. Ne yazık ki, hiç birimiz onun gibi olamadık dedi(Abdurrahman Cerrahoğlu)
1961'de Mustafa Polat'la merhum Hasan Basri Çantay'ı ziyarete gitmiştik. Mustafa Polat sordu: Neden Üstad tarzında eser yazmadınız. Kardeşim,' dedi. 'Sizler Üstadın nasıl bir insan olduğunu bilmiyorsunuz. Kimse Üstadla mukayese edilemez. Onun kulağına üfleyen vardı. Onun fiş takacağı yeri vardı. Bizim fiş takacak yerimiz yok.
"Kardeşim, sizi tebrik ederim. Bizler Üstadın sayesinde müellif olduk. Bizler korkumuzdan ne eser yazabiliyorduk ve ne de kimseye anlatabiliyorduk. Üstad Hazretleri Risale-i Nurları te'lif etmeye başladı; hem Türkiye'de okuma çığırı açtı, hem de hapishanelerde dayak, kelepçe, açlık, susuzluk her zulme tahammül etti. Fakat onun ihlası, onun şefkati, onun merhameti, onun tevazuu, onun şecaati ve kahramanlığı her şeye galip geldi.
Türkiye'de her şey onun peşinde; emniyeti, polisi, bekçisi, İslâmiyet’ten mahrum kalmış halkı, İslâmiyet’ten uzaklaşmış insanları hep aleyhinde.
Onun kimsesi yok. Ne ordusu var, ne polisi, ne jandarması, ne bekçisi. Yalnız onun Allah'ı var. Yalnız Allah'a dayanmıştı, yalnız Peygamberine.
(Bayram Yüksel)
Rahmi Erdem anlatıyor:
Bir gün Van’ın merkez köylerinden Alaköy’e gittim. Köye giderken merhum Hamit Kuralkan bana’’Dikkat et o köyde çok meşhur Molla Abdürrezak isminde bir hoca efendi var, aman benliğini tahrik edip hadise çıkarma’’ diye tembih etti.
Zaten Bediüzzaman hazretlerinin bu hususta tavsiyeleri hadsizdi. İlim cihetiyle onlara ziyade hürmet ediyor, ellerini öpüyor hayır dualarını almaya gayret ediyordum. Yanlız klasik medrese eğitiminden geçmiş bu zatların Bediüzzaman’ın yenilik ifade eden hüviyetinin tanıyamadıkları da bir gerçekti. Bundan mütevellit ufak tefek münakaşalar oluyor, Risale-i Nur’la aydınlanmış gençlerin, kısa zamanda kendilerine ilmen ve fikren muhatap olacak bir seviye kazanmaları bu hoca efendileri bir cihette hissi olarak rahatsız ediyordu. Çünkü Bediüzzaman’ın “Selefin hoşlarına giden çok kelimat ve hikayat ve hayalat ve mania ihtiyar ve zinetsiz olduklarından, halefin heves-i şebabanelerine tevafuk etmediklerinden meyl-i teceddüde ve fikr-i icada ve cüret-i tağyire sebep olmuşlardır’’diye tarif ettikleri yenikli meylinden haberleri yoktu. Eski mesleklerini bir cihette muhafaza çalışmaları normaldi.
Köye gittim, doğruca hocanın evine gidip misafir oldum. Hocaya üstadın mantık ilmine dair Kızıl İcaz adlı eserini hediye olarak götürüp takdim ettim. Hoca efendi eseri ayakta kabul edip, öpüp başına götürdü. Köylüler hasat mevsimi olduğu için tarlalarında çalışıyorlardı. Henüz akşama epeyce bir vakit vardı. Ben hocaya: ‘Hocam köylüler toparlanıncaya kadar, Kızıl İcazdan teberrüken bana bir satır ders verir misiniz? dedim. Hoca kitabı açtı başladı okumaya, bir satırı defaatle kendi kendine tekrar ederek sükûtunu devam ettirdi. Baktım anlında sıkıntıdan ter damlaları belirdi. Ben arzumu tekrarladım.
Hoca artık dayanamadı bana hitaben: Rahmi Bey bu eserleri anlamak için allame olmak lazımdır diye cevap verdi. Benim de kastım Bediüzzaman’ın hiç şek ve şüphe olmayan muazzam ilmini bu hoca efendiye bir nebze olsun tanıtmak ve enaniyetini kırmak ve onu manen teslim almaktı Hoca Efendi bilahare kendi gibi hoca olan oğluna köylüleri eve çağırmasını söyledi. Köylüler akşam namazından sonra eve gelmeye başladılar. Ben Risale-i Nur’u okuyordum, hoca efendi ağlıyordu. Artık dost olmuştuk. Kızıl İ’caz onu teshir etmişti.
Ömer Nasuhi Bilmen
"Bediüzzaman ile Dar’ül Hikmet-ül İslamiye’de iken tanışmıştım. Bütün İstanbul ulemasının takdirlerini kazanmıştı. Ben bizzat birkaç kez sohbetinde bulundum. O dönemde yazdığı bütün makalelerini okudum. Fikirlerinde fevkalade bir tesir vardı. Telif ettiği eserlerden yalnızca Sözler isimli eserini mütalaa ettim, harikulade bir eserdi. Doğrusu ilm-i kelamda bir tecdit hareketi yaptı. İmanın bütün rükünlerini kemal-i vuzuhla ortaya koydu. Cenab-ı Hak bu millet-i İslamiyeyi sahipsiz bırakmamıştır. Her asırda büyük müçtehitler, mücedditler ve mürşitler göndermiştir. Bediüzzaman da o zatlardan birisidir. O,cebir ve kuvvetin, zulüm ve tahakkümün hüküm ferma olduğu bu devirde gönderilmiştir. ’’
(nakleden: Mehmed Kırkıncı)
Galip Gigin anlatıyor: Sözümüm bitirirken, yine rahmetli, namlı âlimlerimizden Ömer Nasuhi Bilmen Hocamızın, Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri için söylediği şu sözü zikretmek isterim: 'Onun eserleri, ileride İslâm dünyasın da tek mehaz olacak değerdedir' demişti.
Bediüzzaman lakabını kim, ne hikmete binaen vermiştir?
Bediüzzaman Said Nursi; Bitlis’in Hizan İlçesine bağlı, İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyünde dünyaya geldi (1876). Yenilikçi, atak, cesur bir mizaca, son derece parlak bir zekâya ve güçlü bir hafızaya sahipti. Bunlar katıksız iman ve ilim aşkıyla birleşince, normalde on beş yıl kadar süren klâsik medrese eğitimi üç aya sığdı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmi tartışmalar) kazanarak kendini ispatladı. Bu yüzden "Molla Said"e, "zamanın emsalsizi, benzersizi" anlamında "Bediüzzaman" lâkabı verildi.
Said Nursî Hazretleri, görülen hârika haller ve zamana uymayan durumlar karşısında Bediüzzaman ünvanının kendisine verilmesi ve böyle anılmaya başlanması 1893 ve on altı yaşlarındadır. Yani Üstad'ın olağanüstü kabiliyet ve ilmi kariyeri, ta o zamanın alim ve hocaları tarafından takdir edilmiş ve bu unvan o zamandan bu zamana bir hatıra olarak gelmiştir.
nuriklimi.com
İşte, büyük ulemâ-i İslâm ve meşâyih-i kirâm, çok tecrübe ve imtihanlarla şöyle bir kanaate varmışlardır ki, Bediüzzaman ne söylerse hakikattir. Bediüzzamanın eserleri sünûhât-ı kalbiye olup, cumhur-u ulemânın tasdik ve takdirine mazhardır. Ehl-i ilim, ehl-i tasavvuf ve ehl-i mektep ve fen, Bediüzzaman'ın eserlerinden sadece istifâza ve istifade ederler.
Evet, üç aylık bir tahsili bulunan ve kırk seneden beri Kur'ân-ı Kerîmden başka bir kitapla iştigal etmeyen, yüz otuzu Türkçe, on beşi Arapça olan eserlerini telif ederken hiçbir kitaba mürâcaat etmediği, henüz hayatta olan kâtipleri tarafından şehâdet edilen, esâsen kütüphânesi de bulunmayan, yarım ümmî bir zât, öyle misilsiz bir ilânâtla, ulûm-u cedîde de dahil mütenevvi' ilimlerde, yüksek âlimler ve büyük mürşidlerle, genç yaşında yaptığı münâzaraların hepsinde muvaffak olduğu meydanda bulunan, ittifaklı olan meseleleri tasdik ve ihtilâflı olanları tashih eden, kendisi için "Bediüzzaman'ın cevap veremeyeceği bir suâl yoktur" diye allâmeler tarafından tasdik edilen ve Avrupa'nın bir kısım idrâksiz ve garazkâr feylesoflarının, müteşâbih âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflere yaptığı taarruzlarını, o âyet ve hadîslerin birer mu'cize olduğunu eserleriyle ispat ederek itirazlarını kökünden yıkan ve böylece evhâma düşürülen bâzı ehl-i ilmi de kurtarıp, İslâmiyete olan hücumları akîm bırakan Said Nursî gibi bir müellifin, elbette dâhî bir müfessir-i Kur'ân ve onun ilminin vehbî ve vâsi' olduğuna, eserleri olan Nur Risâlelerinin bir hayat boyunca okumaya lâyık hârika bir şâheser olduğuna şüphe edilemez.
Sözler | Konferans | 709
17.05.2009
Üstadımızın soyağacı (şeceresi)
BEDİÜZZAMAN’IN ANNESİ, BABASI VE AİLESİ:
Annesinin ve babasının doğum ve vefatları hakkında maalesef kesin bir bilgimiz olmadığı gibi; annesi tarafının ailesi ve babası hakkında da bir malûmat yoktur. Sadece N. Şahiner’in tespitine göre, annesi Nûriye, Nurs’un kuzeyinde üç saatlik mesafede bulunan “Bilkân” köyündendir. Nûriye Hanım’ın vefatı ise, Birinci Cihan Harbi sıralarında olduğudur. (6) Bunun dışında Nûriye hanımın sülâlesi, soyu ve ailesi hakkında bir malûmatımız bulunmamaktadır.
Bediüzzaman’ın babası Sofi Mirza, 1920 yılında vefat ettiği; sülâlesi ise, Sofi Mirza’dan sonra, dört batna kadar (yani baba) belli olup, bunlar:
“Ali, Hızır, Mirza Hâlid ve Mirza Reşan” olduğu, yine tespitler arasındadır.
Tüm Doğu’da olduğu gibi, bölge halkının fıtrî ve millî bir adeti olan, adları tasğir etme, yani küçültme, kısaltma geleneğine binâen, halk arasında “Mirza” Efendiye “Sofi Mirzo” veya mezar taşında yazılı olduğu şekilde “Mirze” diye kullanıldığı gibi, annesi “Nûriye Hanım’a” da “Nûr’e” denilirdi.
Adların halk arasında çağrıldığı tarzda yazılması, tılsım ve havas ilmi ulemasınca lazım ve şart olduğu gibi; bazı hadis-i şeriflerde de (7) adların halk arasında telaffuz edildiği tarzda, kıyamet gününde aynı isimle çağırılacaklar diye ifade edilmiştir.
Bu hikmetten midir? Yoksa, Bediüzzaman Hazretleri’nin fıtrî olan kendi adet i kavmiyesine riayetkârlığından mıdır, bilmiyorum.. Annesinin ismini “Nûriye” olarak yazan Nûr talebelerinin yazılarını tashih ettiği sırada, birkaç kitapta “Nûriye” isminin Arapça müennes alâmeti olan “ye” harfini silerek “Nûre”(8) olarak bırakmıştır.
AİLESİ:
Sofi Mirza’nın (9) evi, hanedanı veya aile yuvasını teşkil eden efrâd ı ailesi şöyledir:
Yaş sırasına göre çocukları: 1. Dürriyye, 2. Hanım, 3. Abdullah, 4. Said, 5. Mehmed, 6. Abdülmecid ve 7. Mercan’dır. Sofi Mirza Efendi ümmî olduğu halde, kız erkek demeden bütün çocuklarını okutmuş ve âlim yetiştirmişti. Hattâ ekserisinin de Arabî ilimde icazetli oldukları, şark’ta ve Nurs Köyü’nde çok kimselerden duymuşuzdur. Bunlardan “Hanım” ismindeki kız çocuğunun büyük ve meşhur bir âlime olarak yetiştiği rivayetler arasındadır. Bu merhûme hanım, Birinci Cihan Harbi’nden evvel, Molla Said isminde, âlim bir zâtla evlenmiş, bilâhare 1913 senesinde, şeyh Selim veya Bitlis hadisesi ismiyle, meşhur “Hürriyet’in i’lanı”na karşı hükümete isyan edenlerin arasında, bu Molla Said’in de ismi karışmasıyla, hanımı “Hanım” ile birlikte şam’a hicret etmişlerdir. Şam’da çok talebesi olan Molla Said Efendi ders okuturken, takıldığı çetin mes’eleleri, perde ve hicap arkasında oturan hanımı, Âlime Hanım’a, sorarmış. 0 ise hiç duraklamadan hemen mes’eleyi çözer, cevap verirmiş, diye hâlen Şam’da hayatta olan Bitlisli Molla Abdulazîz Efendi anlatmışlardı.
İşte, bu nûrlu ailenin fertlerinin bir kısmının vefat tarihleri malûm ise de; diğerlerininki meçhuldür.
Vefat tarihleri bilinenler:
1. Hanım 1945’de Mekke-i Mükerreme’de(10) tavaf ederken (bilâveled)
2. Molla Abdullah, Bediüzzaman’ın yeğeni ve fedâi talebesi Merhûm Abdurrahmanın babası 1914 yılında Nurs köyünde,
3. Molla Muhammed 1951’de, kendi köyü olan “Nurs’ta” (bila veled)
4. Bediüzzaman Said Nursi 22 Mart 1960 Urfa’da (bekâr ve bila veled)
5. Molla Abdülmecid, Haziran 1967’de Konyada (beş çocuk babası) vefat etmişlerdir.
Vefat tarihi bilinmiyenler:
1. Dürriyye Hanım, Bediüzzaman’ın Rus Harbi’nde şehid düşen yeğeni Ubeyd’in annesi. Birinci Cihan Harbi’nden evvel Nurs deresine düşerek şehiden gark olduğu,
2. Mercan Hanım, ne zaman ve nerede vefat ettiği belli değil.
Nurs köyü mezarlığında, bu ulema yetiştiren âilenin reisi, Bediüzzaman’ın babası Sofi Mirza ile hanımı Nure ve oğlu Molla Mehmed ile Molla Abdullah yanyana yatmaktadırlar. Allah’ın nûruna ve rahmetine gark olsunlar. (Abdülkadir Badıllı; Mufassal Tarihçe-i Hayat)
SEYYİDLİĞİ MESELESİ:
Bediuzzaman mahkeme müdafaasında “Ben seyyid değilim” der. Üstadın resmi kimliğine baktığımızda Nurs’lu olduğu ve Doğu Bölgesinde dünyaya geldigi anlaşılmaktadır. Bu ifade düşünülürken mahkemedeki şartlar dikkate alınmalıdır. Zira Bediuzzamanın seyyidliğini kabul etmesi, onların nazarında siyasi manada yorumlanacak ve mahkumiyetine sebep olabilecektir. Halbuki Emirdağ Lahikası-I’in son kısma yakın bir mektubunda ise, “Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Nesiller bilinmiyor. Ancak ben manevi ehl-i beytten sayılabilirim” der. Son Şahitlerde Salih Özcan’ın hatıralarında, Üstad neslinin hem anne ve hem de baba cihetiyle Hz.Hasan ve Hz.Hüseyine dayandığını bizzat ifade etmiştir.
"Bediüzzaman Hazretlerinin varislerinden Seyyid Salih Özcan'ın naklettiğine göre, bir gün Üstad'la aralarında şu konuşma geçer:
- Salih sen seyyidsin, değil mi?
- Evet! Üstadım.
- Peki Seyyid Salih, sence ben seyyid olabilir miyim?
- Muhakkak Üstadım, siz seyyidsiniz.
- Seyyid Salih, ben anne tarafından Hüseyni, baba tarafından ise Haseni’yim."
Bununla beraber şarkta seyyidlerin büyük bir yekün teşkil ettiği de bilinmektedir. Kendi şahsiyetini nazara vermeyen, şahsiyetini her zaman şahs-ı manevi içinde eriten ve büyük makamlar bile verilse ihlas sırrıyla bu makamlardan içtinap eden bir üstaddan aşikâre eserlerinde seyyid olduğunu beyan etmesi beklenemez.
“Seyyid olanın seyyid değilim demesi günahtır” ifadesi kanaatımızca göre, seyyidliği kesin olarak tescil olunan kişiler hakkında olsa gerektir.
nuriklimi.com
Bediüzzaman'ın Her Suâle Cevap Vermesi
***
Bediüzzaman'ın, Lem'âlar adlı eserinde geçen şöyle bir tespiti vardır. Diyor ki: "İmkanın çeşitleri vardır. İmkân-ı akli, imkân-ı örfi ve imkan-ı adi gibi."
Örfen bir şey mümkün olmayıp ve ancak vuk'u bulmuş ise, kerâmet veya mucize kabul edilir. Mesela; kırk gün ekmek yemeyen Seyyid Ahmed-i Bedevî'nin harikulâde halleri imkân-ı örfî dairesindedir. Hem kerâmet olur, hem harikulâde bir âdeti de olabilir. Belli bir zaman dilimi içerisinde ve daha çok dini ilimlerden sorulan her soruya cevap verilmiş ise, bu durumda karşımıza iki ihtimal çıkar.
Birincisi: Bediüzzaman'ın, Allah'ın verdiği hârika dehâsının varlığını kabul etmektir. İkincisi ise: Bediüzzaman'ın bir kerâmeti olarak algılamak gerektiğidir.
Ancak bu iki ihtimal dikkate alınmadan hemen inkârına gitmek ise, vuku bulmuş, yaşanmış bir reâliteyi reddetmektir ki, bunun ilmi bir değeri yoktur.
Belli bir zaman dilimi içerisinde olmuş, dedik. Çünkü normal hayatında, kendisine sorulan sorulara cevap vermediği de olmuştur. Mesela;
"İkinci Maksat: Kur'ân'da haşre işaret eden iki âyet tefsir ve beyan edilecek deyip durmuş, daha yazamamış" denmektedir gibi yazmayı istediği halde yazamadığı ve müsâade edilmediği konular da vardır.
Peki niçin böyle fevkalade bir olaya mazhar olmuştur. Buradaki hikmet nedir? Bunun cevabını Bediüzzaman'ın kendisinden dinleyelim:
"O eski zamanda, Said'in o çocukluk zamanında büyük âlimlerle münâzarasını ve o âlimlerin suallerine cevap vermesini, hattâ kendisi hiç sual etmeden âlimlerin en müşkül suallerine doğru cevap vermesini, ben kat'iyen itiraf ediyorum ve itikad ediyorum ki, o hal ne harika zekâvetimden ve ne de acip istidâdımdan neş'et etmiş değildir. Ben de biçare, müptedi, sersem, gürültücü bir çocuk iken, hiç böyle değil büyük âlimlere cevap vermek, belki küçük hocalara, hattâ küçük talebelere de mağlûp olur bir halde iken doğru cevap vermekliğim, kat'iyen istidâdımdan ve zekâvetimden gelmemiş olduğuna kanaat-i kat'iyem var. Yetmiş senedir de hayret ediyordum. Şimdi ihsân-ı İlâhî ile bir hikmetini anladım ki: Çekirdek gibi, medrese ilimlerine bir ağaç ihsan edilecek ve o ağacın hizmetinde bulunana karşı pek çok rakipleri ve muârızları bulunacak.
"İşte, bu zamanda, İslâmlar içinde muhtelif meşrepler ve meslekler sahipleri birbirisini tenkit etmek ve eserine mukâbil eserler neşretmek, Mûtezile ve Ehl-i Sünnet gibi birbirini kırmak âdetiyle bu zamanda o Nur ağacının hizmetkârının başına vuracak ve rekabet veya meşrep muhâlefetiyle en tesirlisi ve en müthişi medrese hocaları olmak lâzım gelirken, Cenab-ı Hakka yüz bin şükür olsun ki, eskiden beri devam etmekte olan o âdete muhalif olarak, Risale-i Nur en ziyade ulemânın damarlarına dokundurduğu halde hocaların Nurlara karşı tenkitkârâne eserler yazamadıklarının sebebi, o zamanda o çocuk Said'in ulemânın suallerine karşı doğru cevap vermesi ulemanın cesaretini kırmış ki, hiçbir yerde kıskanç hocalardan, hem meşrepçe Said'e çok muhalif oldukları halde Nur Risalelerine karşı mukabil çıkmamaları, bu halin bir hikmeti olduğuna kanaatim gelmiş. Yoksa böyle acip bir zamanda ehl-i medresenin itirazı başlasaydı, dinsizlik taraftarları olan gizli düşmanlarımız hem Nurları, hem ulemayı çürütmek için ehemmiyetli bir vesile yapacaklardı. Cenab-ı Hakka hadsiz şükrolsun ki, en ziyade Nurların dokunduğu resmî ulema, aleyhinde bulunamadılar." (1)
"Şimdi anlaşıldı ki, o fevkalâde muvaffakiyet ve benim de haddimden çok ziyâde o hodfuruşluk ve manasız izhâr-ı fazîlet (fazileti açığa vurma) ise, ileride Risâle-i Nur'un İstanbul'ca ve ulemaca makbuliyetine ve ehemmiyetine zemin ihzar etmek imiş.."(2)
Bediüzzaman Lem'âlar isimli eserinde de bunu şöyle ifâde eder:
"Hürriyetten (II. Meşrûtiyetin ilânından) altı ay evvel İstanbul'da hem ulemâyı ve hem de mekteplileri münâzaraya davet edip kendisi hiç suâl sormadan suâllerine noksansız olarak doğru cevap veren...."
Konuyla ilgili olarak Bediüzzaman'ın kardeşi Abdülmecit Nursî de Hatıra Defterine şunları yazmıştır:
"Hazret-i Üstad Ferik Ahmet Paşanın evinde mütecâhilen (bilmezlikten gelerek) bir müddet kaldıktan sonra, Şekerci Hanı'na gider, orada ikâmet etmeye başlar. Orada odasının kapısına şöyle bir ilân asar:
"Mektep, medrese mensuplarından ve feylesoflardan, dinsiz ve dindarlardan her kimin bir suâli varsa, hangi ilimden ve fenden olursa olsun benden sorabilir. Sizden suâl, benden cevap. Fakat ben hiç kimseye suâl sormam.",
Bu acip ilân üzerine Bediüzzaman, İstanbul ulemâsı ve talebelerinin istila ve hücumuna uğradı. Fakat o, sorulan hiç bir suâli cevapsız bırakmadı. Günlerce, haftalarca başarıyla devam eden bu yüce imtihan neticesinde....
Bediüzzaman'ın "Her suâle cevap verilir" levhâsı astığına bizzat şahit olan pek çok değerli ilim adamı vardır. Şimdi bunlardan bâzılarının hâtıralarına yer verelim.,
Cumhuriyet yıllarında Diyanet İşleri Müşâvere Kurulu azalığı yapan Hasan Fehmi Başoğlu o günleri şöyle anlatıyor:
"Ben zaman-ı Meşrutiyette Fatih medresesinde okurken Bediüzzaman adında bir gencin [Bediüzzaman o sırada otuz iki yaşlarında idi> İstanbul'a gelip bir handa yerleştiğini ve hatta odasının kapısına: 'Burada her müşkül hallolunur, her meseleye cevap verilir. Fakat suâl sorulmaz' diye levha astığını işittim. Böyle bir iddia sahibinin ancak bir mecnun [deli> olabileceğini düşündüm. Bediüzzaman Hazretleri hakkında sitayişkâr tavsiyeler ve cemaatlerle ulemâ ve talebe gruplarının kendisini ziyaret ve hayranlıklarını işittikçe, bende de bir ziyaret arzusu yandı. Ve kat'i karar verdim ki, en güç ve en ince meselelerden sualler tertip edip sorayım. Ben de o zaman medresenin ileri gelenlerinden sayılıyordum. Nihayet bir gece ilâhiyat ilimlerinden bahseden gayet derin ve bir kaç kitapta ifâde edilebilen bâzı mevzular seçerek suâl halinde hazırladım. Ertesi gün kendisini ziyarete gittim. Aldığım cevaplar çok acayip ve harika olmuştu. Sanki o akşam beraber imişiz ve kitaba beraber bakıyormuşuz gibi suallerimin cevaplarını tam olarak verdi. Ben tamamen mutmâin oldum ve yakînen anladım ki, onun ilmi bizim gibi kesbî değil, vehbîdir (Çalışarak kazanılan bir ilim değil, Allah vergisidir).
"Sonra bir harita çıkararak Şarkta dâru'l-fünun açılması icâbettiğini ve bunun ehemmiyetini izâh etti. O zaman Şarkta Hamidiye Alayları vardı. O suretle idâre ediliyordu. Şarkın bu şekilde idâre tarzının noksâniyetlerini ifâde ile mâarif, sanat ve fen noktasından Şarkın (Doğunun)uyandırılması lâzım geldiğini muknî olarak bize izâh ile, bu gayenin tahakkuku için İstanbul'a geldiğini anlattı ve diyordu ki: 'Vicdanın ziyâsı ulûm-u diniyedir. Aklın nuru fünûn-u medeniyedir. [Vicdan din ilimleri ile ışıklanır. Akıl da fen ilimleriyle nurlanır.>"(3)
Bediüzzaman'a suâl soranlardan birisi de, Dehrî lakabıyla bilinen Hüseyin Kâmi Dehri (1878–1912) isimli, âlimlerle yaptığı münazaralarla tanınan bir zâttı. Bu zât Bediüzzaman'a sorduğu suâllerden tamamına istisnâsız cevap almıştır.. Münâzara sonunda da, "Ya şimdi Bediüzzaman da bana bir suâl sorarsa, ben ne yaparım?" diye telaşa kapılmış, onun suâl sormasına fırsat vermeden müsâade isteyerek oradan uzaklaşmak isterken Bediüzzaman kendisine hitâben şöyle demiştir:
"Kardeşim sen talebe misin, yoksa hoca mısın?"
Dehrî Efendi o telaş içerisinde, "Efendim ben talebeyim" demiş ve sür'âtle oradan ayrılmıştır.
Abdullah Enver Efendi ise Fatih Dersiamlarından Harbizâde Tavash Hasan Efendiden naklen şunları anlatmıştır:
"Fatih dersiâmlarından Harbizâde, Tavaslı Hasan Efendi, âlim ve muhterem bir zâttı. Doksan yaşlarına kadar ömür sürdü. Hayatının son günlerine kadar ders okuttu. Bir gün bile vazifeye gitmediği, derse gelmediği görülmeyen bir kimse idi. Bu zât bütün hocalık hayatında bir gün derse gidememişti. İşte o gün Hasan Efendi talebelerine hitaben: 'Bugün derse gelemeyeceğim. Çünkü Şarktan Bediüzzaman lakabıyla anılan bir zât gelmiş. Onun ziyaretine gideceğim' diyerek medreseden ayrılır. Ve Şekerci Hanın da Bediüzzaman'ı ziyaret eder. Ziyaretten sonra medresesine döndüğü zaman talebelerine 'Böylesi görülmemiştir. Böyle bir zât nâdire-i hilkattir. Bu zat gibisi henüz gelmemiştir' diye hayret ve muhabbet (sevgi) hislerini ifâde eder."
Eski temyiz reislerinden Ali Himmet Berkî de o günleri şöyle anlatır:
"Ben o yıllarda Medresetü'l-Kuzat'ta talebe idim. Talebe arkadaşlar arasında ileri bir derecemiz vardı. Bütün İstanbul'a Bediüzzaman'ın ismi ve şöhreti yayılmıştı. Bütün ilim muhitlerinde herkes ondan bahsediyordu. Fatih'te bir handa misâfireten kalıyormuş, Herkesin her çeşit sualine cevap veriyormuş diye hakkında çok rivâyetler duyuyorduk. Talebe arkadaşlarla gidelim diye karar verdik. Bir grup arkadaşla bu meşhur zâtı ziyarete gittik.
O gün Fatih'te bir çayhanede olduğunu, sorulan suallere cevap verdiğini işittik. Hemen oraya gittik. Çok kalabalık bir meclisi ve sırtında çok garip bir elbisesi vardı. Bir hoca kisvesi (elbisesi>)yoktu. Şarkın mahalli kıyâfeti ile oturuyordu. Biz yanına vardığımızda Bediüzzaman kendisine sorulan suallere cevap veriyordu. Etrafındaki ilim sahipleri, derin bir sessizlik ve hayranlık içinde dinliyorlardı kendisini. Herkes verdiği cevaptan memnun ve tatmin oluyordu. Felsefecilerden, sofistlerin iddia ve fikirlerine cevap veriyordu. Aklî, mantıkî delillerle onların görüşlerini çürütmüştü.,
Hafız Ali Rıza Sağman ise, Mevlid Nasıl Okunur ve Mevlidhanlar isimli eserinde o günlerle ilgili hatıralarını şöyle yazar:
"1907 kışı idi, sanıyorum; İstanbul'un ilmî mahfillerinde, hele medrese bucaklannda birden bire manâlı bir fısıltı, ilgilendirici bir dedikodu hâsıl oldu ve elektirik hızıyla ağızlara yayıldı, kulakları doldurdu:,
"Kürdistan'dan bir adam gelmiş. Yaşça pek genç olduğu halde ilimce kendisine karşı çıkan yokmuş. Bu yaşta bu kadar geniş ilim, ancak vehbî (Allah vergisi) olabilirmiş. Bu zâtın kılığı, kıyâfeti de dikkat ve hayreti çekici imiş. Çenesinde sakal, başında sarık, sırtında cübbe, ayaklarında şalvar yokmuş. Bu adam harika imiş. Adı Said, lâkabı Bediüzzaman imiş."
"O tarihte biz çocuk idik. Hakkında tılsımlı haberler duyduğumuz bu zâtı görmek sevdasının zebunu olduk. Fakat yine işitmiştik ki, hafiyeler, bu zâtı göz hapsine almışlar. Her yerde serbest gezemiyormuş. Çemberlitaş tarafında bir han odasında oturuyormuş, filan."
Bediüzzaman, Ömer Nasuhi Bilmen ve diğer bâzı mühim zâtlarla Fatih Medresesinde temaslarda bulunan Hafız H. Hasan Sankaya ise o günleri şöyle anlatıyor:
"Birgün ulema Fâtih Camiinin avlusunda bir mevzuu münakaşa ediyorlardı. Fakat bir türlü birbirlerini tatmin edip meseleyi halledemiyorlar, mevzuu sarahate ve vuzuha kavuşamıyordu. Münâzara devam edip gidiyordu. Tam o sırada, başında külahı, üzerinde şaldan bir elbise, basit bir kıyafetle Bediüzzaman oraya geldi. Ben kendisini tanıyor, ilmî mes'elelerdeki vukufıyetini biliyordum. O şekilde durumu temâşa edip dinledim.
"Bediüzzaman ulemaya; 'Nedir bu mevzu, ben de bileyim, bana da anlatır mısınız?' dedi.
"Üzerindeki basit kıyafeti gören ulema, 'Çoban efendi, senin aklın bu işlere ermez. Sen geç işine bak' dediler.
"Bediüzzaman bu cevaba hiç aldırmadı. Mevzuyu ele alıp âyet ve hadislerle öyle güzel izâh edip halletti ki, herkesin ağzı hayretten açık kaldı. Bütün ulema o mes'ele hakkında tam bir kanâat sahibi oldular. Âyetleri o kadar güzel izâh ediyordu ki, sanki o âyet indiğinde Bediüzzaman, Resulü Ekremin (a.s.m.) yanı başında idi. Bu izâh üzerine âlimler, 'Yaşta küçük, ilimde büyüksün, elini öpelim' dediler. Bediüzzaman da, "Lüzum yok" deyip gayet mütevâziyâne oradan ayrıldı."
Hafız H. Hasan Sarıkaya'nın o günlerle ilgili bir başka hatırası ise şöyle:
"Bir gün Şeyhülislam bir mesele hakkında yanlış bir fetva verir. Bunu duyan Bediüzzaman hemen Meşîhat Dâiresine gider. O zaman Şeyhülislâmı görüp ziyaret etmek bir hayli merâsime tâbi idi. Bediüzzaman aşağıda kapıda bekleyen nöbetçilere, 'Bana Şeyhülislâmı gönderin' der.
"Nöbetçiler de, "Oğlum, git işine, başımıza belâ olma. Şeyhülislâmı görmek için daha on yerden geçmen lâzım. Sen tutmuş Şeyhülislâmı ayağına istiyorsun' demişler.
"Bu sırada Şeyhülislam pencereden Bediüzzaman Hazretlerini görüyor. Ve telaşa kapılıp, 'Yine bir yanlış iş yaptık galiba' deyip aşağı iniyor. Ve Bediüzzaman'a hürmet edip kendisini yukarı götürüyor. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, yanlış fetvası için kendisini ikaz ediyor ve mes'eleyi açıklıyor. Bu ikaz üzerine Şeyhülislâm fetvayı düzeltip özür diliyor. Bu durumu gören kapıdaki müstâhdem ve nöbetçiler hayrette kalıyorlar."
(1) bk. Emirdağ Lahikası, (66. Mektup)
(2) bk. Emirdağ Lahikası-I, (29. Mektup)
(3) Osmanlı Araştırmaları Vakfı'nın web sayfasından alınmıştır.
nuriklimi.com
O'nun ilmi vehbîdir..!
Üstadımız işte bu medresede Şeyh Muhammed Celali Hazretlerinden üç ders almıştır.
Oğlu Şeyh Nizameddin Arvasî, babası Şeyh Muhammed Celâlî ve Üstad Bediüzzaman’ın üç aylık tahsiliyle alâkalı olarak şu bilgileri verir:
“Ben 1912 yılında dünyaya gelmişim. Arvasî Sülâlesi’ndenim.
Arvasîler dayım olurlar.
Ben kendim Üstad Bediüzzaman’ı görmedim.
Annem Sekine (Şeker kadın), ağabeyim Molla Muhammed Sıddık, Halife Yusuf ve Molla Şerif’ten Üstad hakkında birçok malûmatlar almıştım.
“Bediüzzaman, doğuda birçok medrese ve ulemanın yanına gidip, kendi ilim ve zekâ seviyesine uygun ders verecek âlim bulamayınca, on dört yaşındayken babamın medresesine gelmiş.
Babama meşhur ve maruf Hacı Seyyid Muhammed Celâlî derler.
Üstad babamın medresesinde üç ay tahsil görmüş.
Sonraki üç ayda ise ders almayıp, babamla ilmî münâzaralarda bulunmuş.
“Babamın doksan civarında talebesi varmış.
En küçüğü Bediüzzaman’mış.
Ama o zaman kendisine Molla Said denmekteymiş.
Talebelerin en küçüğü olmasına rağmen, bütün talebeler tarafından çok hürmet görürmüş.
Diğer talebelerin hepsine müderris ve müftü Sadullah Efendi tarafından dersler verilirken, tek başına yalnız Bediüzzaman babamdan ders alırmış.
Ders esnasında kimseyi de yanlarına almazlarmış.
Bediüzzaman babama, ‘Bu kitaplarla okuyup öğrenmekle baş edilmez, bu ilmin hazinesinin anahtarı sizdedir’ diyerek her ilimden sadece birer ders almış.
İlimde ve zekâda bütün talebelerin fevkinde imiş.
Gündüzleri babamdan ders alırken, Perşembe geceleri de Şeyh Ahmed Hanî’nin türbesine gidermiş.
Şüphelenen babam, küçük Said’in arkasına Halife Yusuf ve Molla Şerif’i takipçi koymuş.
Türbeye varan takipçiler, küçük Said`i görememiş, fakat içeriden ‘Belî Seydâ, belî Seydâ (evet hocam, tamam hocam)’ diye sesler duymuşlar.
Durumu gelip babama bildirmişler.
Babam talebelerine ‘Bundan sonra Said’e kesinlikle kimse karışmayacak’ diye emir vererek, yaşça büyük olan Molla Şerif’i de Bediüzzaman’ın hizmetine vermiş.
Molla Şerif’in anlattığına göre, ders esnasında bazen babam, bazen de Bediüzzaman sinirlenirmiş.
Bediüzzaman sinirlendiği zaman dışarı çıkarak medreseden uzaklaşırmış. Talebeler Bediüzzaman’ın medreseyi terk ettiğini söyleyince, babam, ‘Bırakın Said’i, bırakın Said’i, ona sizler karışmayın, o biraz sonra yine gelir’ diyerek cevap verirmiş.
Gerçekten de Üstad sinirleri yatışınca tekrar medreseye dönermiş.
“Üç aylık bu tahsilden sonra babam, Küçük Said`e ‘Artık sen ilmi tekemmül eyledin. Bizim sana verecek bir şeyimiz kalmadı’ diyerek icazetini vermiş.
Üstad, babamın elini öperek medreseden ayrılmış.
Daha sonraları, Birinci Cihan Harbine kadar, her yıl evimize gelerek, babamı ziyaret edermiş.
Bazı yıllar, Van’da açtığı medresedeki talebelerini de yanına alır, öyle gelirmiş. Babam, Bediüzzaman’a, `Yetiştirdiğim talebelerin hepsinin de üstadı sensin’ dermiş.
Üstad bir defasında babama hediye olarak bir çift yün çorap getirmiş.
Babam sadece talebelerden Halife Yusuf’la Üstad Bediüzzaman’ın bize gelmelerine müsaade edermiş.
“Daha sonraları Üstada annem de hediye olarak çorap vermişti. 1953 yılında babamın doksan dokuzluk yüsr tesbihini Üstada gönderdim. Üstad da bana kehribar doksan dokuzlu bir tesbih, bir mektup, ayrıca Nur Risâlelerinden Tılsımlar, Mektubat ve Zülfikar eserlerini göndermişti.
“Ağabeyim Molla Muhammed Sıddık da medresede Üstadla birlikte okuduğundan, Üstadın büyüklüğünü çok iyi biliyordu.
‘Bediüzzaman`ın ilmi Allah vergisidir, onun ilmi vehbîdir’ derdi.
Üstad, Emirdağ`ındayken ağabeyimle birlikte ziyaretine gidecektik.
Üstad ‘Onlar gelmesinler, ben oraya geleceğim’ diye haber göndermişti.”
Onlar birbirlerini görmeseler de çok iyi bir dosttular. Allah rahmet eylesin.
Türkiye'nin Medine-i Münevveresi
"Urfa, Türkiye'nin Medine-i Münevveresidir."
Bediüzzaman Said Nursî böyle tavsif etmişti Urfa'yı. Bu benzerliğin yanı sıra Arapların "Ruha" dedikleri Urfa'yı kendi memleketi mesabesinde gördüğü için de çok sevmişti.
Bilhassa Risâle-i Nur hizmeti Urfa'da yayılmaya başladıktan sonra oraya çok ehemmiyet vermiş, kendine yakın talebelerini oraya gönderirken ziyaretine gelen Urfalılara da hususî alâka göstermişti.
Urfalılar veya hizmet etmeleri için oraya gönderdiği talebeleri ziyaretine geldikçe bu alâkasını izhar etmiş, onlar kendisini Urfa'ya dâvet ettikleri zaman da geleceğini söylemişti.
Fakat "Bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulursam, gelecek kışta Urfa'ya gitmeyi cidden arzu ediyorum" şeklinde de ifade ettiği gibi Urfa'ya gitmek istediği için bir seferinde bazı eşyalarını oraya gönderdiği hâlde fırsat bulup gidememişti.
Bir gece rüyasında, İbrahim Aleyhisselâm'ın kendisini Urfa'ya çağırması üzerine, Isparta'dan çıkması yasak olmasına ve hastalığı iyice artmasına rağmen o mânevî dâvete icabet ederek 21 Mart 1960 tarihinde Urfa'ya gelmişti.
Böylece Urfalılara verdiği sözü, şehre ilk gelişinden yarım asır sonra da olsa yerine getiren Said Nursî, her gittiği yerde yaptığı gibi orada da en temiz ve muteber otele yerleşmişti.
Bediüzzaman'ın geldiğini duyan Urfalılar da onu şeref misafiri olarak kabul etmişler ve Medine-i Münevvere sakinlerine has olan Ensar hasletine yakın bir hassasiyetle bağırlarına basmışlardı.
Şehrin eşrafı, Bediüzzaman'ın hemen Urfa'dan ayrılmasını isteyen emniyet kuvvetlerine karşı koyup Ankara ile temasa geçerek emri durdurmaya çalışırken ahâli de onu ziyaret etmek için oteli ve çevresini doldurmuştu.
Bediüzzaman'ın, "Nerde bir Urfalı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum" diyecek kadar kendine yakın hissettiği Urfalıların alâkası gittikçe artarak ahirete irtihaline kadar devam etmişti.
Misafirperverlikleriyle ma'ruf Urfalılar, şehre gelen herkesi misafir saydıklarından biz de o güzel hasletten nasibimizi aldık ve gittiğimiz her yerde samîmî bir muhabbetle karşılandık.
Fırsat versek izzet ve ikrama boğacaklardı ama Nur menzillerini gezerken hep Üstadın izini takip edip yaşayış tarzına tâbi olmaya çalıştığımız için Urfa'nın saff-ı evvelleri gibi biz de onların sadece duâlarına ve muhabbetlerine tâlip olduk.
Üstad Isparta'dan geldiğinde İpek Palas Oteli'nde kaldığı için gezmeye oradan başlamak istedik. Bu maksatla otele geldiğimizde Urfalıların Bediüzzaman'a duydukları sevginin, aradan geçen zaman içinde hiç azalmadığını bir kere daha müşahede ettik.
Çünkü Üstadın vefat ettiği oda,"biraz geç de olsa"otel işletmecilerinin izni ve Nur Talebelerinin himmetiyle, numarası bile değiştirilmeden mescit hâline getirilerek gerektiğinde ders yapılabilecek şekilde tanzim ve tefriş edilmiş.
Gerçi bir plaket üzerine Bediüzzaman Said Nursî'nin orada vefat ettiği yazılsa, tereke hakiminin tesbit ettiği mütevazi eşyaları sergilense, tashihinden geçmiş bir külliyat, okuduğu Kur'ân, Cevşen konsa ve orası küçük bir "oda-müze" hâline getirilse çok daha iyi olurdu ama pek çok içtimâî badirelerin atlatıldığı bir zamanda o kadarı bile büyük bir kadirşinaslık örneğiydi.
Bunları düşünerek otelden çıktığımızda hafif yağmur yağıyordu. Bazı arkadaşlar ıslanmamak için saçakların altına sığınmaya çalışınca mihmandarımız bize doğru döndü.
"Korkmayın, gelin. Urfa'nın yağmuru ıslatmaz, yıkar" dedi.
Bunları söyledikten sonra ıslanmadığını göstermek istercesine hızlı adımlarla yürüyünce peşine takıldık. Caddeyi geçtik, düzgün, geniş ve tenha kaldırımlarda hızlı adımlarla ilerleyerek Ulu Camiye geldik.
Kendimizi her zamankinden daha zinde hissederek caminin eyvanında durup birbirimize baktığımızda, yağmur gittikçe hızlanmasına rağmen üstümüzün pek ıslanmadığını ama ruhumuzun yıkanıp durulandığını anladık.
Üstadın otelden alınan nâşının Halilü'r-Rahman Camii'nde yıkandıktan sonra bu camiye getirilip bir gece bekletildiğini bildiğimiz için yağmurda yıkanmış bir ruhla buraya gelmemizi mânidar bulduk.
O zamanlar binlerce insanın kaynaştığı ve yüzlerce kazanın kaynadığı bu meydan, mevsimin kış olmasının da tesiriyle şimdi boştu lâkin namaz vakti olmadığı hâlde caminin içi kalabalıktı.
Cenazenin konduğu yeri gördükten sonra, huşû içinde ibadet eden insanların huzurunu bozmamak için her birimiz bir kenara çekilip ulu bir mabede ilk defa gelindiği zaman yapılması gereken vazifeleri ifa ettik.
Dışarıya çıktığımızda yağmur dinmişti. Bunu fırsat bilerek Ulu Caminin minaresine çıktık. Bidayette Stephan kilisesinin çan kulesi olarak yapılan, sonra saat kulesi hâline getirilen minarenin şerefesinden şehri seyre daldık.
O zaman Urfa'nın da İstanbul gibi bir minareler şehri olduğunu gördük. Gerçi burada minareler bir siluet teşkil edecek şekilde sıralanmıyordu ama bakılan her istikamette üç beş minare görmek mümkündü. Minarelerin, aşağıdan pek fark edilmeyen gövde, saçak, şerefe, korkuluk ve külâhlarındaki taş işlemelerine buradan bakıpta hayran kalmamak mümkün değildi.
Bilhassa Dabbakhâne, Hızıroğlu, Nimetullah, Yusufpaşa, Arabî, Toktemür, Hasan Padişah, Mevlid-i Halil camilerinin birer mimarî şaheser olan minareleri hâlâ her hâlleri ile hârikulâdeliklerini koruyordu.
Devirleri değiştirip devletleri yıkan badirelerden; değişmeden, yıkılmadan geçen ve daha asırlarca öyle duracak kadar muhkem görünen bu semavî minareler âleminden san'at zevki ve dayanma gücü alarak ayrıldık.
O günleri tahayyül ederek caminin doğu kapısından çıkıp Dergâh'a doğru giderken, ruhumuzu on binlerce mahzun insanın duâlı nefeslerinin ısıttığını hissederek adımlarımızı hızlandırdık.
Yol boyu, ekseriyeti mahallî kıyafetlere bürünmüş güler yüzlü, mütevazi insanlar yanımızdan gelip geçerken öylesine samîmî selâmlar verdiler ki dillerinden çıkan bir kelâmına, hâlleriyle bin selâm daha ekleyerek hem kendileri memnun oldular, hem bizi mesrur ettiler.
Urfa'da yalnız insanların değil, binaların da yüzleri mütebessim, içleri huzurluydu. Önünden geçtiğimiz yapıların duvarlarında, konakların cephelerinde, kapıların alınlıklarında, çeşmelerin kitabelerinde hat ile san'atın harika insicamına imrendik.
Yolumuzun üzerinde rastladığımız hanlara girip kapalı çarşılardan geçerken, çay ocaklarında demlenen çaylardan, kaynatılan kekiklerden, ıhlamurlardan, papatyalardan, tarçınlardan, meyan şerbetinden ve diğer mahallî lezzetlerden bol bol nasiplendik.
Binaları ve insanları geride bırakınca; çevremizde uçuşan kuşların, etrafımızda dolanan rüzgârın, tepemizde gezinen bulutların, üstümüzde çiseleyen yağmur damlalarının refakatinde geçtik aradaki mesafeyi.
Zeliha kaynağından beslenen Halilü!r-Rahman Gölünde, mübarek addedilen balıkların sevimli hareketlerle dalgalandırdıkları suyun şıpırtısı idrakimizi canlandırınca merakla etrafı temâşâya başladık.
Yukarıda, Damlacık dağının kuzey eteklerindeki tepeyi boydan boya saran muhteşem kaleyi ve mancınık direği olarak kullanılan heybetli sütunları, aşağıda da duru gölü ve hareketli balıkları görünce o meşhur mucize canlandı muhayyilemizde.
Nemrut, kendisine inanmayıp putlarını kıran Hazret-i İbrahim'i, tepedeki mancınıkla burada yaktırdığı dehşetli ateşin içine attırdığı zaman o "Hasbünallahü ve ni'mel-vekil" diyerek Allah'a sığınınca "Yâ nârü kûnî berden ve selâmen' şeklindeki hitabı-ı İlâhî tecellî etmiş ve ateş denizi; suyunda balıkların yüzdüğü, kenarında güllerin açıp bülbüllerin öttüğü serin, sakin, güzel bir göl hâline gelmiş.
Tepede kaleye ve mancınık direklerine, aşağıda da göle ve balıklara baktıkça esâtir-i evvelînde vuku bulan o mucizenin, hâlâ yaşayan tezahürlerini hayretle tahayyül ve temâşâ ettik.
Rızvâiye Camiinin, Balıklı Gölü boydan boya saran işlemeli duvarları, zarif kemerleri ve onların suya akseden görüntülerinin, balıkların çıkardığı dalgalarla hareketlenişi nazarımızı uzun süre meşgul etti.
Zihnimiz, Bediüzzaman'ın mezkûr teşbihinin de tesiriyle Urfa ile Medine arasında bazı bağlar kurmaya müheyya olduğundan, bu kemerlerin mukaddes beldeleri hatırlatması sayesinde o anda kendimizi bir başka mucizeler diyarında, Medine-i Münevverede hissettik.
İçinde bulunduğumuz müstesna mekân ve hayalimizde canlanan münezzeh menzil, mânâ cihetiyle de manzara itibariyle de bütün lâtifelerimizi tatmin ettiği için âdetâ zamana sığmayan hârikulâde hâller yaşadık.
O uhrevî hazlar diyarından zoraki de olsa ayrılıp Dergâh tarafına döndüğümüzde, kalenin gölgesi düştü yolumuzun üzerine. Mazgallara bastıkça her adımda biraz daha yükseliyormuş hissine kapıldık.
Hazret-i İbrahim'in (as) ateşe atılmasına vasıta olan mancınık direklerinin gölge cihetiyle de olsa hicabından boylu boyunca yere uzanıp Halilü'r-Rahman toprağına yüz sürdüğünü görünce yaşadığımız hâlin bir his değil ruhî tekâmül merhalesi olduğunu anladık.
Çünkü Dergâh, büyük bir makama veya insanın huzuruna çıkılan yer mânâsına geliyordu. Biz de o anda Dergâh'ın eşiğine geldiğimizden öyle hisler sayesinde oraya girecek seviyeye geldiğimiz kanaatine vardık.
Dergâh'ın muhitine ayak basınca yükselme alçalma, inme çıkma, yaklaşma uzaklaşma gibi zahirî hükümler kalktı; eski yeni, mazi, hâl, istikbal birleşip kaynaşarak geçmiş, gelecek bütün zamanları hâvî bir tablo hâlini aldı.
Bir yanı tabiî kayalardan, diğer tarafları yontma taştan yapılmış cephesi kemerli üstü kubbeli eyvanlardan ve işlemeli duvarlardan meydana gelen küçük bir avluda şekillenmişti bu manzara.
Bir ucunda daha çeyrek asırlık geçmişi olmayan Yeni Dergâh Camii vardı o avlunun, diğer ucunda iki yüz küsur yıllık maziye sahip Mevlid-i Halil Camii, yan taraflarında da üç farklı mimarî üslûpta yapılmış beş minare ile iki küçük mescit.
Avluda, suyun hayat bulup şifa kaynağı olduğu kuyu da vardı; kurda, kuşa, ota, çiçeğe, ağaca hayat veren havuz da. Fakat hepsinden mühimi, orada bulunan iki mânevî makamdı.
Makam-ı İbrahim Aleyhisselâm ve Makam-ı Bediüzzaman...
Aslında makam değil makberdi Bediüzzaman'a ait olan yer. Makam sahibinin gaybî dâvetine icabet ederek gelmiş, Emr-i Hak vaki olunca da onun Dergâh'ında kendisine tahsis edilen yere defnedilmişti.
Fakat bu mucizeler menzilinde kerâmetvâri hâller zuhur etmiş, bir gece ihtilâlciler Hazret-i Ali gibi kabrinin gizli kalmasını isteyen Bediüzzaman'ın mezarını yıkıp kabrini açarak nâşını Isparta'da meçhul bir yere nakletmişler ve bilmeyerek de olsa onun vasiyetini yerine getirmişlerdi.
Teşekkülünden 111 gün sonra boşaltılınca makam hâline gelen mezarın başında, ders niyetine mezar taşına yazılan kitabeyi ve Eddâi'yi okurken düşünmüştük bunları.
Ardından, makama konan saksı çiçeklerine bakarak üç İhlâs bir Fatiha okuyup ruhlara bağışladık ve oradaki ziyaret vazifemizi ifa ettikten sonra Hazret-i İbrahim'in (as) doğduğu yere geçtik.
Burası büyükçe bir taş kovuğuydu ama içeriye girdiğimiz anda bedenimiz dinlendi, gönlümüz ferahladı, ruhumuz rahatladı. Şuayb Aleyhisselâmın makamında ve Hazret-i Eyüb'ün (as) mağarasında hissettiğimiz ahvâle benzer bir hâlet-i ruhiyeye büründük.
Artık yazılamayan, anlatılamayan; hazzı, ancak yaşandığı takdirde tadılabilen uhrevî bir menzildeydik. Ruhumuzun ihtizaza gelmesiyle her türlü zahirî hâli ve hareketi dışarıda bırakıp o mânevî hazlar denizine daldık.
25.02.2007
E-Posta: islamyasar@yeniasya.com.tr
Bediüzzaman`la son beş gün
Said Nursi, bir ara gözlerini açtı ve dudaklarından belli belirsiz `Gideceğiz` sözü döküldü. Bayram Yüksel, `Nereye gideceğiz Üstad`ım?` deyince, `Urfa`ya gideceğiz. Hazırlanın` cevabını aldı. Bunun üzerine Zübeyir Gündüzalp içinden `Üstad çok hararetlidir; ateşinden böyle söylüyor` diye geçirdi. Sahur vaktinde nöbeti Tahiri Mutlu ile Hüsnü Bayram devraldı. Bayram Yüksel, Hüsnü Bayram`a, `Kardeşim, Üstad `gideceğiz` diyor.` dedi. Hüsnü Bayram, `Araba arızalı. Biraz tamire ihtiyacı var.` cevabını verdi. Sonunda dayanamayıp durumu Bediüzzaman`a arz ettiler.
Üstad Bediüzzaman gayet kararlı bir şekilde `Başka bir arabaya bakılsın. İki yüz lira verebiliriz. Hatta cübbemi de satabiliriz.` karşılığını verdi. Sabahleyin talebeler arabayı hazırlamaya koyuldular. Bu sırada Bediüzzaman, başında bekleyen Tahiri Mutlu`yu `Haydi sen de git, onlara yardım et. Araba çabuk hazırlansın, tahammülüm yok.` diyerek meselenin ne kadar ciddi olduğunu gösterdi. Bütün bu gelişmelerin ardındaki asıl sebep ise bizzat Bediüzzaman`ın dilinden, Urfa`ya ulaşıldığı sırada şöyle ifade edildi:
`İbrahim Aleyhisselam`ı rüyamda gördüm. Beni Urfa`ya çağırdı.`
Tarih: 20 Mart 1960. Günlerden pazar. Ramazan ayının 22. günü Saat sabahın 9`u. Bediüzzaman, sadık hizmetkarlarının kolları arasında arabaya yerleştirildi. Sürekli hizmetinde bulunan Zübeyir Gündüzalp, içindeki endişenin izalesi için bir kez daha sordu: `Üstad`ım! Urfa`ya mı gidiyoruz?` Konuşamayacak kadar hasta olan Bediüzzaman başını `evet` anlamına gelen bir hareketle cevap verdi.
Arabada üç talebesi vardı: Şoför Hüsnü Bayram, Bayram Yüksel ve Zübeyir Gündüzalp. Büyük yolculuk Isparta`dan bu şekilde başladı. Varılacak hedef, peygamberler beldesi olan Urfa şehriydi. Hava ise kapalı ve yağışlıydı. Başlayan bir şey daha vardı: Bazı resmi makamlar arasında gerçekleşen yoğun telsiz ve telefon görüşmeleri. Eğridir, Barla, Emirdağ gibi gitmesi mümkün olan yerlerden soruluyor; fakat netice alınamıyordu. Emniyet telaş içindeydi.
Buna karşılık Üstad`ın talebeleri, bindikleri otomobilin tanınıp, geri döndürülme riskini bertaraf etmek için plakayı çamurla kapatıp, okunamayacak hale getirmişlerdi. Böylece kimseler görmeden Eğridir`den geçtikten sonra Şarkikaraağaç`ta biraz dinlendiler. Bir taşın üzerinde öğle namazını kıldılar. Üstad Konya`ya kadar evrad ve dualarını okumayı sürdürdü. Karapınar`a geldikleri zaman Bediüzzaman yanındaki talebelerine `Evlatlarım` dedikten sonra yine müjdeli haberler veriyordu: `Risale-i Nur dinsizlerin, komünistlerin, masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir.`
Üstad Bediüzzaman gerek Merambağlar`da, gerekse Ulukışla`da talebelerinin hazırladığı iftar yemeğini yiyemedi. Ceyhan`da ise bir saat mola verdiler. Yol kenarında teravih namazını kıldılar. Üstad arabadan çıkamadığı için, yatsı namazını arabada kıldı. Sabah namazını ise Adana-Gaziantep arasındaki Amanoslarda, yine arabanın içinde eda etti. Tarih: 21 Mart 1960. Günlerden pazartesi. Ramazan ayının 23. günü. Sabahın alaca karanlığında, Bediüzzaman Said Nursi ve üç talebesini taşıyan otomobil Gaziantep`e girdi.
O günlerde hemen bütün Anadolu`da olduğu gibi, Gaziantep`te de çamur yağıyordu. Her taraf kırmızı bir çamur tabakasıyla kaplıydı. Adeta gökyüzü kanlı gözyaşları döküyordu. Gaziantep eski postahane binasının önünde durdular. Arabadan inen Bayram Yüksel, lokantadan çorba aldı ve Urfa yolunu sordu. Sonra da Urfa`ya doğru sür`atle Gaziantep`ten ayrıldılar. Aynı gün Üstad ve üç talebesi saat 11 civarında Urfa`ya ulaştı. On yıldır Urfa`da bulunan talebesi Abdullah Yeğin`in kaldığı Kadıoğlu Camii`ne gittiler. Onu da arabaya aldılar ve onun tavsiyesi üzerine İpek Palas Oteli`nin üçüncü katındaki 27 numaralı odaya yerleştiler. Bediüzzaman Said Nursi`nin Urfa`ya geldiğini işiten binlerce Urfalı, sevinç ve heyecan içinde İpek Palas`a akın ettiler.
Urfalılar, `Üstad`ın geleceğini niçin bize önceden haber vermediniz? Biz Üstad`ı merasimle karşılardık.` diyorlardı. Üstad Bediüzzaman`ın Urfa`ya geldiğini duyan halk İpek Palas Oteli`ne akın ettiler. Bu ziyaretler sırasında, hasta olmasına rağmen yüzlerce Urfalı ile kucaklaştı ve hiç kimseyi geri çevirmedi. Tarih: 22 Mart 1960. Günlerden salı. Ramazan ayının 24. günü. Sabahtan itibaren otelin etrafı polislerce sarıldı. Otele gelen polisler Bediüzzaman`ın arabasının anahtarını aldılar. Emniyet amiri otele bizzat gelerek Bediüzzaman`la görüşmek istedi. Durum Bediüzzaman`a bildirilince, `Gelsinler` cevabını verdi. Emniyet amiri kendilerine verilen emrin kesin olduğunu, mutlaka Isparta`ya geri dönmesi gerektiğini tebliğ etti. Bunun üzerine Bediüzzaman ona, `Ben şimdi hayatımın son dakikalarını geçiriyorum. Ben gideceğim. Belki de burada öleceğim. Siz benim suyumu hazırlamakla mükellefsiniz. Amirinize bildiriniz.` cevabını verdi.
Polisler Zübeyir Gündüzalp ile Hüsnü Bayram`ı emniyete götürdüler ve sorguya çektiler ve ısrarla şehri terk etmelerini istediler. Zübeyir Gündüzalp onlara, `Efendim! Hastalığı şiddetlidir. Tekrar 24 saatlik yol zahmetine katlanması imkansız. Biz Üstad`ımıza müdahale edemeyiz. Zaten bitkin bir haldedir.` dese de, ısrarlı tutumlarını sürdürdüler. Çok geçmeden Bediüzzaman`ın Urfa`dan çıkarılacağını haber alan Urfalılar, galeyana geldiler ve `Bize misafir olarak gelen din alimimizi vermeyiz.` diyerek otelin önünde toplandılar. Bunu engellemek için çeşitli yerlere müracaat etmeye başladılar.
O gün Urfa`dan Ankara`ya yüzlerce telgraf çekildi. Diğer bir gelişme, Urfa`nın önde gelen şahsiyetlerinin de devreye girmesiyle, Bediüzzaman`ın yanına hükumet doktoru getirilmesi oldu. Muayene eden doktor, talebelere, `Siz ne cesaretle buraya geldiniz? Kırk derece ateşi var. Yarın 9`da gelin. Bu zata heyet raporu verelim. Bu haliyle bir yere gidemez.` diye teminat verdi. O gün böylece geçti. Akşam oldu. Ortalığı derin bir sessizlik kapladı. Talebeleri kapıyı içerden kilitlediler. Üstad`larının rahatsız olmaması için ayaklarının ucuna basarak dolaşıyorlardı. Nöbetleşe olarak Üstad`ın başında beklemeye başladılar.
Tarih: 23 Mart 1960. Günlerden çarşamba. Ramazan ayının 25`inci günü. Nur talebelerinin ortak kanaatine göre Kadir Gecesi. Saat 03.00`ü göstermekte. Üstad Bediüzzaman hiç konuşmuyor, sadece dudakları kıpırdıyordu. Baş ucunda bekleyen Bayram Yüksel, ellerini göğsüne koydu ve kendi kendine, `Üstad biraz iyileşti, uykuya daldı.Elhamdülillah, Üstad uyudu.` diyerek üstünü iyice örtüp sobayı yaktı. Bediüzzaman`ın diğer talebeleri Zübeyir Gündüzalp, Hüsnü Bayram ve Abdullah Yeğin de geldiler.
Bir süre sonra sabah namazı vaktinin girmesiyle Urfa minarelerinde Ezan-ı Muhammedi okunmaya başlandı. Talebeleri Üstad`ın her zamanki gibi kalkmasını, `Sabah namazı vakti girdi mi?` diye sormasını beklediler. Fakat, Üstad kalkmıyor, namaz vaktini sormuyordu. Çünkü şu üç günlük dünyada, bir asra yakın ömür süren Bediüzzaman`ın son beş günü tamamlanmıştı.
SÖZ BASIM YAYIN ARAŞTIRMA MERKEZİ
Said Nursi’nin İki Mühim Tercihi
Bediüzzaman Said Nursi’nin, hayatının Yeni Said safhasında yaptığı iki mühim tercihti bunlar. Pek çok hayatî tehlikeyi göze alıp Türkiye’yi vatan, Türkçe’yi de lisân olarak seçerken niyeti, münhasıran yaşayacak yer ve konuşacak dil bulmak değildi.
Zîra vatanı, misak-ı millîde çizdikleri hudutlarla sınırlandıran devlet adamları vehmî korkuya kapılarak onu Van’dan sürgün etmek istediklerinde, şehir eşrafının götürmeyi teklif ettiği Hicaz tarafları da kaybedilen vatan topraklarının bir parçası idi.
Kendisini çok seven o insanların tekliflerini kabul ederek oraya veya bir başka Müslüman beldesine gittiği takdirde aynı dine inandığı, hâllerine âşina olduğu ve dillerini konuştuğu insanların arasında huzur içinde yaşayabilirdi.
Onların, hayatları pahasına da olsa söylediklerini yapacaklarını bildiği hâlde, “Ben Hicaz’da olsaydım buraya gelirdim” diyerek vatan tercihini Anadolu’dan yana kullandı ve Türk milleti içinde yaşamaya karar verdi.
Maksadı sadece hayatını idame ettirmek değildi. “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu âleme ispat etmek”1 İslâm’ın intişarını, imanın ihyasını sağlamak gibi ulvî hedefleri vardı.
Aslında götürülmek istendiği İslâm diyarlarında da bu ve benzeri hedefler için çalışması mümkündü. Harekete geçtiği zaman pek çok din kardeşinin yanında yer alıp kendisine yardım edeceğinden emindi.
Fakat o, hayatının gayesi hâline getirdiği o uhrevî hedeflere, “Bin senedir İslâm’ın bayraktarlığını yapan” ve daha bin sene de yapma istidadı gösteren bu milletle birlikte gitmeyi tercih etti.
Bu tercih, aynı zamanda konuşup yazacağı lisânı da ihtiva ettiğinden, “Bir milletin mizacı, o milletin hissiyatının menşei olduğu gibi, lisân-ı millîsi de hissiyatının ma’kesidir”2 diyerek eserlerini yazmak için lisân-ı millîyi, yani Türkçe’yi seçti.
Böylece dili için milleti değil, milleti için dili seçen Said Nursi; eserlerini, Osmanlı hakimiyeti sayesinde kullanma sahası kıtaları içine alacak kadar genişleyen ve kelime haznesi pek çok millete hitap edecek şekilde zenginleşen Osmanlı Türkçesi ile yazmaya başladı.
Gerçi, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra vatanın sınırları ile birlikte kendi düşünce hudutlarını da daraltan Cumhuriyet idarecileri; varlıklarının esası olan din, dil, vatan ve millet hususunda Osmanlı’dan çok farklı temayüller içine girmişlerdi.
Onun için devletin işleyişine hakim olduktan sonra, bazı Batılı devletlerin de tahrikiyle İslâm dinini milletin hayatından çıkarmak, Türk Dili’ni de tarihî bağlarından kopararak “yalnız Türkçeleşmiş sözleri değil, bizzat Türkçe sözleri de değiştirip, kelime diye zevksiz, âhenksiz ve mâzisiz bir takım sevilmez, anlaşılmaz sözcükler îcad etmek”3 suretiyle kendilerine has yapma bir lisân hâline getirmek için devletin bütün imkânlarını seferber ettiler.
Bu maksatla İsmail Habib gibi zamanın hükümetinin fikir sözcülüğünü yapan bazı yazarlar “Vatan, milletin meydana getirdiği mefharetler mecmuasıdır. Vatanı teşekkül ettiren milletse, milleti de millet yapan dildir. Dilin vatandan daha mukaddes olduğunu anlamak için tarihlere bakmak yeterlidir”4 gibi iddialarla vatanı, milleti meydana getiren unsurların arasında kast-ı mahsusla dine yer vermediler.
Resmî makamlar, sadece kendilerine destek olan yazarların fikirlerini devlet imkânları ile yaymakla kalmadılar. Muhaliflerini susturmak veya sindirmek için her yola başvurdular, susmayanları hapse atıp sürgüne gönderdiler.
Said Nursi de çeşitli makam ve imkân ikramlarıyla susturulmak istenmiş, onları kabul etmeyip Van’a giderek inzivaya çekilmesine rağmen, o havalideki ahâlinin üzerindeki tesirinden korkularak Batı Anadolu’ya sürgün edilmişti.
O bütün baskılara, zulümlere ve zecrî tedbirlere rağmen susmadı. Her vesile ile gittiği yerlerde dinin, milleti meydana getirip vatanın bütünlüğünü koruyan temel unsurlardan biri olduğunu ve milletin hayatında yer alması gerektiğini anlattı.
Bunu yaparken, zaman zaman Menfi milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayd birisi mecbur olup demiş: “Dil, din bir ise millet birdir” gibi ifadelerle bazı resmî iddia sahiplerinin bile milletin esasını teşkil eden unsurlar arasında dini saymaya mecbur kaldığını hatırlattı.
Ardından da “Hakiki unsuriyet değil, belki dil, din vatan münâsebâtına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zaten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dahildir”5 diyerek milleti meydana getiren din, dil, vatan gibi unsurların, ancak birbirleri ile insicamlı bir şekilde işlediği takdirde faydalı olacağına dikkat çekti.
Aslında devletin dile ve millete müdahalesi sadece Türkiye’ye has bir hassasiyet değildi. Doğulu liderlerin yanı sıra Batılı devlet adamları da bu değerlere müdahale ederek hakimiyetlerini sürdürmek istemişlerdi.
Memleketin geleceğine ve milletin huzuruna, mutluluğuna, refahına dair farklı fikirlerini, lisânı kullanarak anlatmaya çalışan âlimler, yazarlar, fikir adamları da sık sık bu baskılardan şikayet etmişlerdi.
Meselâ, yalnız Fransız edebiyatının değil, Batı medeniyetinin mümtaz isimlerinden biri olan Montaigne bile “Kitabımı az insanlar ve az yıllar için yazdım. Uzun ömürlü olabilmesi için daha sağlam bir dille yazılması gerekirdi. Bizim dilimizin bugüne kadar sürekli değişmelerine bakılınca elli yıl sonra şimdiki hâlinde kalacağını kim umabilir? İyi ve yararlı yazılar onu kendilerine bağlayabilirse bağlar, göreceği rağbet de devletimizin kaderine göre değişir”6 diyerek dili kendine bağlayan yazılarının tesir süresini ve sahasını, devletinin kaderi ile sınırlamıştı.
Fakat Türkiye’de devlete hakim olan zihniyetler, muhataplarının böyle makul düşüncelerle teselli bulmalarına fırsat vermeyecek kadar ağır baskılar uyguladıklarından âlimler, şairler, yazarlar ve fikir adamları ya kalemlerini onların emrine vermek ya da ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar.
İnsan eli ile yapılabilecek baskı ve zulümlerin en dehşetlilerine maruz bırakılan Said Nursi ise ne kalemini zalimlerin emrine verdi, ne de vatanını terk etti. Sürgün sıfatı taşıyarak da olsa milletin sinesine çekildi ve eserlerini telif etmeye başladı.
Isparta gibi “En ümmîsinden en okumuşuna kadar fevkalâde İslâm yazısı bilen”7 insanların bulunduğu bir şehre sürülmesi ve ‘köylerinde bile inci gibi İslâm yazısı yazan erkek, kadın, yaşlı, çocuk pek çok insanın onun etrafında toplanması, kaderin güzel bir tecellisi idi.
Hâl böyle olunca resmî yasaklar, fiilî baskılar, zecrî zulümler, ümmî ama ârif insanları yıldıramadı. O söyledi talebeleri yazdı, köylüler istinsah etti ve Risâleler matbaalarda basılmışçasına hızla çoğaltılıp memleketin her yerine dağıtıldı.
Mütefekkir Cemil Meriç’in; “Said Nursi’nin kitapları tahkikî imanın birer kalesi; kendi gönlümüzden, kendi toprağımızdan fışkıran saf bir kaynak. Risâle-i Nurları anlamaya çalışmak, ancak bize nasip olabilecek en büyük mükâfattır”8 şeklinde millî ifadelerle de tavsif ettiği Risâle-i Nur külliyâtına millet sahip çıktı.
Bu umumî teveccühte, Bediüzzaman’ın eserlerinde her seviyeden insana hitap etmek istediği için millet ekseriyetinin kullandığı kelimelerden müteşekkil, yaşayan Türkçe tâbir edilen sade bir dil kullanmasının da tesiri vardı.
Eserlerin muhtevasının Kur’ân tefsiri olması hasebiyle, lafzına da mânâsına da müdahale edilemeyen Kur’ânî, imanî, İslâmî kelime ve terkipler sıkça geçtiği için dil biraz ağırlaşmıştı ama o kelimeler milletin ibadet dilinde de yer aldığından o ağırlık kitaplara gösterilen alakayı arttırdı.
Nitekim Bediüzzaman da Âyetü’l- Kübrâ eserini takdim ederken “Bu ehemmiyetli risâlenin herkes her bir meselesini anlamaz; fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez, fakat eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil. Belki elleri uzun olanların hisseleri de var” diyerek Risâle-i Nur’un lisânının bu hususiyetini nazara verdi.
Risâle-i Nurlar, resmî makamlar tarafından kanunsuz da olsa yasaklanmak istendiği ve okuyanlara, yazanlara, üzerinde taşıyıp evinde bulunduranlara ağır cezalar verildiği hâlde millet mâbeyninde mâkes buldu.
Onun için Said Nursi, Montaigne gibi kitaplarının geleceğini devletin kaderine bağlayıp tesir süresini, hitap sahasını zamanın şartları ve vatanın hudutları ile sınırlamak yerine eserlerini milletin imanına, irfanına, iz’anına emanet etti.
Çünkü milletlerin hayatı devletlerin ömrü ile mukayyet olmadığı ve devletler yıkılsa da milletler içlerinden yeni devletler çıkararak yaşamaya devam ettikleri için millete mal olan Risâleler de asırlar boyu o milletlerle birlikte yaşayacaktı.
Montaigne’nin kendi eseri için söylediği “Uzun ömürlü olabilmesi için daha sağlam bir dille yazılması gerekirdi” sözleri, sağlam bir dille yazılması hasebiyle bir bakıma kendisinin “Risâle-i Nur, bu asrı ve gelecek asırları tenvir edecek olan bir mu’cize-i Kur’âniyedir” şeklinde tavsif ettiği eserlerinde tecelli etti.
Bu itibarla Said Nursi, muhteva itibariyle bütün insanlığa hitap eden Risâle-i Nurları, Türkçe’nin asırlarca konuşularak zenginleşip olgunlaşmış en sağlam şekliyle yazdığı için o lisâna da Nurlarla birlikte asırlarca yaşayarak dünya dillerinin arasına girme şansı kazandırdı.
Bununla da kalmadı, Birinci Şua adlı eserinde, İbrahim Sûresi’nin dördüncü âyetinden aldığı işaretle Kur’ân-ı Kerim’in, “Risâle-i Nur’un Türkçe olmasını tahsin ettiğini” anlatarak Türkçe’ye bir nevi kudsiyet kazandırdığını da ima etti.
Risâle-i Nur’un muhtevası ve lisânı birbiriyle öylesine kaynaştı ve insicamlı bir terennüm hâline geldi ki Said Nursi, 1933 yılında başlatılan dil inkılâbı ile Arap elifbası bırakılıp Lâtin alfabesine geçildikten sonra da tercihinde herhangi bir değişiklik yapmadı.
Hatta, Hüsrev Efendi gibi “Nurun elmas kalemi” diye tavsif ettiği ve vârisleri arasında saydığı talebesinin karşı çıkmasına rağmen Risâlelerinin Lâtin harfleri ile neşredilmesine izin verdi. Lâkin, hangi mülahaza ile olursa olsun, Risâle-i Nur’un kelimelerinin değiştirilmek istenmesine - velev ki bazı uzun sesleri kısa, yumuşak sesleri sert okumak kabilinden de olsa - müsaade etmedi.
Zaten merhum Cemil Meriç’in “Bediüzzaman Said Nursi’nin eserlerini, ancak Said Nursi kabiliyetinde ve İslâmî kelime hazinesini onun kadar iyi bilen birisi nihayet tevil ve tefsire kalkışabilir. Bunu da ne kadar yapabileceği, yaptıktan sonra belli olur. Risâle-i Nur’un kelimeleri üzerinde oynamak kimsenin hakkı da değildir, haddi de değildir”9 sözleri ile ifade ettiği gibi buna tevessül ve teşebbüs etmek cür’etkârlık olurdu.
Zîra “En derin mesâili en âmiye, belki bir çocuğa zararsız olarak bildiren ve gıda hükmündeki hakikatlerinden hem aklın, hem kalbin, hem ruhun, hem nefsin, hem hissin hissesini alabildiği Risâle-i Nur” müellifinin bile müdahale etmediği hârikulâde bir üslûp mükemmelliğine ve hitap zenginliğine sahipti.
Buna rağmen, resmî sıfat taşıyan veya belli gruplara tarafgirâne fikrî mensubiyet hisseden bazı şahıslar, sahanın mütehassısı pek çok insan tarafından defalarca dile getirilen bu gerçeği bir türlü görmek istemediler.
Onun için Risâle-i Nur’a muaraza nazarı ile bakan bazı muannid insanlar, lisânını bahane ederek mânâsına sırt çevirdiler ve imanın, Kur’ân’ın ebedî nurundan kendilerini de çevrelerini de mahrum bıraktılar.
Bazı münekkit mizaçlı heveskârlar ise mânâ için lisânı feda ederek Risâle- i Nurları sadeleştirmeye kalktılar. Fakat başarılı olamadılar ve hem mânâsının uhrevî letafetinden, hem de lisânının edebî terennüm lezzetinden mahrum kaldılar.
Hâlbuki onlar da Said Nursi’ye biraz insafla bakabilselerdi, Bilgi Üniversitesi’nden Yusuf Kaplan’ın, “Medeniyet dilinin kurulabilmesi için kesinlikle Bediüzzaman birincil kaynak. Bediüzzaman’ın eserlerinde, dilinde müthiş bir şiirsellik var. Bediüzzaman hem düşünce dilinin muhkemliği açısından, hem de grametik zenginliği açısından çok önemli bir kaynak. Bunu özellikle bizim ‘entel/dantel’ takımının kavraması lâzım” sözleri ile ifade ettiği gerçeği görecekler ve Risâle-i Nur külliyâtının lisânı hususunda milletin zihninde teşekkül ettirilmek istenen kanaat kargaşasına âlet olmayacaklardı.
Böylece, hem tarihî gerçeklere mugayir hareket etmeyecekler, hem de milletin hassasiyetlerine saygı gösterecekler ve yetişmelerine vesile olan cemiyete hizmet etme mükellefiyetinin icaplarını yerine getirme fazileti göstereceklerdi.
Fakat Risâle-i Nur’un diline, üslûbuna, muhtevasına, meselelerine ve mefhumlarına yabancı kalan o insanlar -sayıları istisna addedilecek kadar az da olsa- kanaatlerini ulu orta yazıp söyleyerek milletin müsamahasının tezahür etmesine vesile oldular.
Şurası muhakkak ki, geçmişte olduğu gibi bu gün de, gelecekte de bu milletin; imanını kurtarıp kuvvetlendirmek için olduğu kadar, dilini öğrenmek ve medeniyetini anlamak için de Risâle-i Nur’a ihtiyacı var.
Çünkü Cemil Meriç’in mezkur kaynakta da dediği gibi “Risâle-i Nurları okumadan ne Türk Dili öğrenilebilir, ne de Türk düşüncesi öğrenilebilir. Risâle-i Nurlar bizim millî hazinelerimizdir.”
Dipnotlar
1. Bediüzzaman Said Nursi, Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı, Yeni Asya Neş., s. 44
2. Bediüzzaman, Muhakemât, Yeni Asya Neş. İstanbul 2007, s. 122
3. N. Sami Banarlı, Türkçenin Sırları, Kubbealtı Neşriyatı İstanbul 1975, s. 4
4. Nejat Muallimoğlu, Deyimler, Atasözleri…, Muallimoğlu yay. İst. 1983 s. 8
5. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubât, Yeni Asya Neşriyat, 1994 s. 314
6. Montaigne, Denemeler, Cem Yayınevi, İstanbul 1979, s. 188
7. Necmeddin Şahiner, Nurculuk Nedir? Yeni Asya Yay, İstanbul 1990. (Şerif Mardin mad. s. 21)
8. A.g.e, (Cemil Meriç Mad.), s. 12
9. A.g.e, s. 17
Urfa'da bitmeyen yolculuk 23 Mart 1960

Eddâî
Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Saidden yetmiş dokuz emvât bâ-âsâm âlâma.
Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş,
Beraber ağlıyor hüsrân-ı İslâm'a.
Mezar taşımla püremvât enîndâr o mezârımla
Revânım sâha-i ukbâ-i ferdâma.
Yakînim var ki, istikbâl semâvâtı, zemin-i Asya
Bâhem olur teslim yed-i beyzâ-i İslâm'a.
Zîra yemîn-i yümn-i imândır,
Verir emn ü emân ile enâma.
(Sözler, 635)
Kabir, ebedi istirahatgah olarak kabul edilir. Vefat edenler için, "ebedi istirahatgahına defnedildi" tabiri kullanılır. Herkes bilir ki, o kişi artık defnedildiği yerde ameli ile baş başadır. O yerin dokunulmazlığı vardır. Anadolu'nun bazı yerlerinde gömülü olup, sonradan yanından yolun geçtiği mezarlara rastlamak mümkündür. Genelde tek bir mezar olarak bulundukları halde, sırf ölüye hürmet babından, kabre dokunulmaz, yolun istikameti değiştirilir. Mezara dokunma, büyük bir saygısızlık olarak kabul edildiğinden kimse böyle bir lekeyi üstüne almak istemez. Ancak, tarihimizde bunun bilinen bir istisnası vardır. Ömrünü, iman hizmetine adayıp, dünya nimetlerinden feragat eden Bediüzzaman, vefat ettikten sonra kabrinde de rahat bırakılmamıştır.
Bu olayın iki veçhesi mevcuttur. Birincisi, vefat etmiş bulunana ve sevenlerine büyük saygısızlık. İkincisi ise, hayatta iken kendisine yönelen teveccühleri daimi bir surette Risale-i Nur'a yönelten, büyük tevazu timsali Bediüzzaman'ın, vefatından sonra kabrine olabilecek yönelmeleri arzu etmediğinden, İlahi Rahmetten, kabrinin bilinmemesi niyazında bulunmasıdır. Birincisi son derece çirkin bir hadise iken, ikincisi son derece ulvi bir taleptir. Nitekim Cenab-ı Hak'da kabul buyurmuştur.
Bediüzzaman, vefatı ve defnedilmek istediği yerle ilgili olarak, değişik tarihlerde talebelerine yazdığı mektup ve derslerinde temas etmiştir. Bu konuda, Risale-i Nur'da geçen kayıtların ilki 1913 yılına aittir. Kendi vefatı ve mezarını ziyarete gelenlerin getirecekleri bahar hediyelerini, yok olan medresesinin mezar taşına benzettiği "Van Kalesi"nin başına takmalarını ister. Medresesinin ve kendisinin mezarından söz eder. (Münazarat, s. 13)
Isparta'da vefat edip defnedilmek istediğini, Siracü'n-Nur'daki şu bilgilerden anlamak mümkündür: "Isparta vilayetinde kıymettar kardeşlerimin kucaklarında, teslim-i ruh edip, o mübarek toprakta defnolunmamı kalben niyaz ettim... Ve Isparta'ya mevkufen beşinci nefyimi, o kalbi duanın kabul olmasına delil eyledi". "(Isparta) benim için taşı-toprağı ile mübarektir... Onun için ben kabrimi o havalide istiyorum."
Emirdağ Lahikası'nda da ahir ömrünü geçirmek istediği ve kabrinin bulunmasını istediği yerlerle ilgili bilgiler mevcuttur. Barla kendisi için özel bir öneme haizdir. Ahir ömrünü burada geçirmek isteğini belirtir. Senirkent'te de oturmak istediğini, ancak iradenin elinde olmadığını ilave eder.
Mübarek talebelerini düşünüp, vefat ettiği zaman onların bulunduğu kabristanda defnolunmayı arzuladığında birden bir ihtarın geldiğini ifade Bediüzzaman, sebebini de şöyle kaydeder; "Gerçi Medresetü'z-Zehra'nın merkezi olan Isparta vilayetinde maddeten bulunmak çok cihetle faideli, saadetlidir; fakat nurun mesleği ve Nurcular'ın meşrebi cihetiyle daima berabersiniz. Zaman ve mekan, perde olamazlar. Şarkta, garpta, şimalde, cenupta, dünyada, berzahta bulunsanız, manen bir mecliste beraber sayılırsınız. Onların manevi yardımları daima birbirine oluyor ve sana da gelir."
Isparta havalisinde, ahir ömrünü geçirmeyi arzu etmekle beraber, talebelerinin de fikirlerine başvurur. "Medresetü'z-Zehra erkanlarının kararıyla ve İstanbul ve Ankara üniversitelerindeki Genç Saidler'in de muvafakatiyle nereyi benim için münasip görürseniz orayı kabul edeceğim. Madem hakiki varislerim sizlersiniz ve şahsımdan bin derece ziyade dünyada vazifemi de görüyorsunuz. Bu hayat-ı fanideki son menzili sizin reyinize bırakıyorum."
Özellikle 1950'den sonra, artarak devam eden bir Urfa'ya gitme arzusu ve hazırlığına başladığı görülmektedir. Kendine ait bulunan yatak, yorgan, portatif somya v.s. eşyalarıyla, kendisine intikal ettirilen bir asır evvelin müceddidi olan Mevlana Halid-i Bağdadi'nin cübbesini, Urfa'ya götürülmek üzere Vahdi Gayberi'ye teslim eder. Bilahare kendisinin de Urfa'ya gideceğini ilave eder. Aradan yaklaşık on sene geçtikten sonra gitme arzusu gerçekleşir. Ancak, ömrünün son yıllarını değil, son günlerini geçirmek, peygamberler diyarında vefat etmek üzere buraya gelmiştir.
Bediüzzaman, arkasında bir halife değil, Risale-i Nur Külliyatı gibi bir hazineyi bırakarak Hakk'ın rahmetine kavuştu. Hayatta iken, arzu etmediği bir hususun vefatından sonra gerçekleşmesini asla istemedi. Önce, gereksiz kabir ziyaretinin yapılmaması ikazında bulundu. "Dostlar uzaktan ruhuma fatiha okusunlar, manevi dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur'daki azami ihlas ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir manevi sebep hissediyorum" dedikten sonra, kendisini Nurlara vakfetmiş birinin kabri başında nöbet tutarak, lüzumsuz ziyaret edenlere bu hususu bildirmesini ister.
Emirdağ Lahikası'nda yer alan, talebelerine yaptığı son dersinde ise, daha dikkat çekici ifadelere yer verir. " Benim kabrim gayet gizli bir yerde... bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lazım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü, dünyada sohbetten beni men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor." Evet, Bediüzzaman'ı arayan Risale-i Nur sayfalarında bulabilir ve sohbet edebilir. Ruhuna fatiha göndermek isteyen herkes, bulunduğu yerde okumak suretiyle (mezarına uğramasına gerek kalmadan) gönderebilir ve göndermelidir.
Bediüzzaman, 23 Mart 1960 yılında, mübarek Ramazan ayının Kadir Gecesi'nde Hakk'ın rahmetine kavuştu ve Urfa'daki Halilürrahman Dergahı'ndaki Caminin bahçesine defnedildi. Ancak, 27 Mayıs İhtilalinden sonra darbeciler tarafından, buradan alınarak bilinmeyen bir yere götürüldü. Cenab-ı Hak bazen şerleri hayreyler. Bunda da öyle oldu ve farkında olmadan nebbaşlar, Bediüzzaman'ın duasının kabulüne vesile oldular.
Kabrin nakledilmesi kararını alan darbeciler, Bediüzzaman'ın kardeşi Abdülmecid Ünlükul'a Cemal Tural vasıtasıyla bu kararı ilettiler; "Abinin kabrini Şark ahalisinden ve Güney sınırımızdan kaçak gelip ziyaret edenler var. Nazik bir zamandayız. Sizin de iştirakiniz ile kabrini Urfa'dan alıp, İç Anadolu'ya nakledeceğiz. Şu kağıdı lütfen imzalayın" diyerek daha önceden adına yazmış bulundukları dilekçeyi zorla imzalattılar. Her ne kadar, "Seyda'yı bari kabrinde rahat bırakın!" dediyse de dinletemeyip kararlarından vazgeçiremedi.
Bu nakli Abdülmecid Ünlükul'un arzusuyla gerçekleştirdikleri kılıfıyla kendisini de alarak (o zaman Konya'da ikamet etmektedir) Urfa'ya hareket ettiler. 12 Temmuz 1960 tarihinde gece yarısı kabri yıkarak tabutu içinden çıkardılar. Aradan 3,5 ay gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen cesedin tazeliğini korumasına ve yeni vefat etmiş gibi görünmesine hayret ettiler. Kendileriyle getirdikleri tabuta naklettikten sonra Isparta'ya götürerek yine bir gece yarısı ve bilinmeyen bir yere defnettiler. Darbeciler zulmederken, Kader-i İlahi Bediüzzaman'ın arzusunu yerine getirdi. Artık kimse, kendisini rahatsız edemeyecek ve nazarlar Risale-i Nur'dan başka yere kaymayacaktı.
Ülkenin idaresini elinde bulunduran Milli Birlik Komitesi'nin bilgisi dahilinde mezarın nakli olayının gerçekleştirildiği, Alparslan Türkeş'in Mustafa Cemal Bayındır'a konuyla ilgili olarak yazmış bulunduğu 20. 10. 1992 tarihli mektubundan, açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Türkeş, İçişleri Bakanı emekli general Muharrem İhsan Kızıloğlu'nun konuyla ilgilendiğini yazmaktadır. Abdülmecid Ünlükul'a zorla imzalattırılan mektup, bir dosya halinde ve kendi isteğiyle yapıldığı tutanaklara geçirilmiş ve bu şekliyle toplantıda okunarak, komite üyelerine talimatlarının olup olmadığının sorulduğu, daha sonra işlemin gerçekleştirildiği görülmektedir. (Necmeddin Şahiner, Belgelerle Bediüzzaman'ın Kabir Olayı, İstanbul 1996, s. 83)
www.risaleinurenstitusu.orgTek Kanatla Uçulmaz

Halkla aydını barıştırıp birleştirmek.
Bu, onun ilk içtimâî icraatıydı. Haçlı ordularının asırlarca saldırarak silâhla yapamadığını, Haçlı ruhu şimdi hile ile yapmaya çalışmış; bunun neticesinde de Osmanlı aydınını kafa ve kıyafet yönünden kendine benzetmeyi başarmıştı.
Tanzimat kafalı Osmanlı aydını, Avrupâî hâllerle dinî, millî hasletler arasında bir fark göremeyip Avrupâî hâlleri yaşamaya meyledince halk bu hareketleri hoş karşılamamış ve karşı çıkmıştı. Bunun üzerine aydınlar halkı küçümseyerek onu kendine benzetmeye çalışınca, halk da buna dinî-millî hasletlerini muhafaza ederek mukàbele etmiş, o zaman da halk-aydın çatışması başlamıştı.
Zamanla sınırlarımızı bir Haçlı ordusu gibi saran ve batıdan doğuya yayılan bu içtimâî yara; şehirlere, kasabalara köylere, hattâ hânelere kadar sirâyet etmiş ve devlet-millet bütünlüğü çatlamaya başlamıştı.
Bu çatışmayı ve çatlamayı fırsat bilen bâzı münafık mizaçlı insanlar, İslâm dininin fakir, fukara dini olduğunu, ona bağlı kalındığı müddetçe geri kalmışlıktan kurtulmanın mümkün olmadığını söyleyerek bu fikirlerini aydınlara mâl etmişlerdi. Bunlara karşı, “Ey insafsızlar! Bütün âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ışıklandıracak vasıflara sahip olan İslâmiyeti nasıl dar buldunuz ki, onu fukaralara ve mutaassıp bâzı hocalara tahsis ederek, Müslümanların yarısını İslâmın dışındaymış gibi göstermeye çalışıyorsunuz?” diye haykırdı.
Molla Said, ilk iş olarak birbirinden kopan ve birbirini iter hâle gelen bu ikiiçtimâî ucu, yâni halkla aydını tekrar birbirine bağlamaya ve içtimâî bir bütünün tabiî devamı hâline getirmeye çalışıyordu.
Bu çaba, iki unsurun birini diğerine tercih etmek veya birini feda etmek değil, uçları kendi şartları içinde birbirine yaklaştırma, birbirini kabullenip saygı gösterme, birbirini anlama, anlayamadığı hâllere tahammül ederek birleştirip bütünleştirme gayretiydi.
Bunun için önce, köşk ve konaklarda yapılan ağniyâ sohbetlerinin halka açılmasını sağladı. Ondan sonra aydınlarla beraber bu sohbetlere katılan köylü ve halk temsilcileri de yapılan konuşmaları dinleyip fikirlerini söylemeye başladılar.
İştirak arttıkça sohbetler sıklaştı ve çeşitlendi. Halkın sevgisi, sohbetlerde faydalı konuşmalar yapıp münâzarâları kazananlardan tarafa yönelince, sohbet meclisleri zamanla medreselerle mekteplerin rekàbet meydanı hâline geldi.
Molla Said hemen hemen bütün sohbetlere ve toplantılara katılmasına rağmen, bu rekabete katılmadı ve taraftar olmadı. Sâdece kendisine sorulan sorulara cevap vermekle iktifa etti. Bu hâli bile, onun, mektep ve medreselerden fazla ilgi toplayıp sevgi kazanmasına yetti.
Bunun üzerine, varlıklarını halkın alâkasına ve yardımına borçlu olan medreseler ve mektepler Molla Said’in şahsını hedef olarak seçtiler. Medreseliler, dinî ilimlerde onu ilzam etmenin mümkün olmadığını biliyorlardı. Onun için meydan mekteplilere kaldı.
Mektepliler, gerek hususî sohbetlerde gerekse münâzarâ ve münâkaşalarda, Molla Said’in bilgi sahasının dışında olduğunu düşündükleri matematik, mantık, fizik, kimya, astronomi, jeoloji dallarında problemler, zihin hesapları, formüller ve fennî bilgiler sormaya başladılar.
Matematik, fizik ve mantık sorularını zihnen hesaplayıp hemen cevap veren Molla Said, diğer dallarda sorulan sorulara da, o derslerin kitaplarını alıp çalışarak kısa zamanda cevap verdi.
Kendilerinin, aylar, hattâ yıllarca çalışarak ancak öğrendikleri konu ve kitapları Molla Said’in birkaç gün içinde ezberleyerek her sorularına doğru cevaplar verdiğini gören mektepliler, onun zekâ ve bilgisi karşısında daha fazla ezilmemek için, onunla karşılaşmaktan kaçmaya başladılar. Buna rağmen fizik, kimya, matematik, mantık, felsefe, târih, coğrafya, biyoloji, jeoloji, astronomi gibi fen ve sosyal ilimlere ilgi duymaya devam eden Molla Said, bilhassa Tahir Paşanın zengin kütüphânesinden de istifâde ederek, bu sahalarda en az mektepli hocalar kadar bilgi ve tecrübe sahibi oldu.
Molla Said’in bu sahadaki başarısını takdirle karşılayan bâzı hoca ve talebeler, kendisinden ders almak istediler. Molla Said onlara ders vermeye başlayınca, kısa zamanda etrafında bir hayli talebe birikti. Fakat o, bu hâli kıskanan hocaların yeni bir fesat ve fitne hareketine başlamalarına fırsat vermemek için yer yokluğunu bahane ederek ders vermeyi bıraktı.
Molla Said bu münâzarâ, münakaşa, sohbet ve dersler sırasında, aydını Haktan da, halktan da uzaklaştıran şüphelerin ve inkârın kaynağını buldu: ilim!
Zamanın ilim adamları dinden, din adamları da ilimden bîhaberdi. Bu eksiklik onları zamanın şartlarından ve insanların ihtiyaçlarına cevap vermekten uzaklaştırıyordu. Çünkü, ilimsiz din insanları cehâlete, dinsiz ilim de felâkete götürüyordu. Saadet, ancak din ilimleri ile fen ilimlerinin birlikte okutulduğu yeni eğitim yuvaları kurup insanları dinî ve fennî yönden eğitmekle mümkündü.
Bu yalnız Doğunun ve Osmanlının değil, bütün İslâm âleminin derdiydi. Çâresi de ancak çift yönlü eğitim yapan okullar açmakla mümkündü. Ama İslâm âlemi henüz böyle bir çâre arayışına başlamamıştı. Molla Said, sadece Mısır’da bu şekilde eğitim yapan El-Ezher isimli bir eğitim merkezinin varlığını biliyordu.
Bunları müşâhede ettikten sonra kütüphânedeki kaynaklardan Ezher Üniversitesinin sistemini inceleyen Molla Said, İslâm dininin hakikatlarını, fen ilimlerinin ışığında zamanın şartlarına uygun olarak öğretecek yeni bir eğitim sistemi geliştirmeye karar verdi.
islamyasar@yeniasya.com.tr

