17.05.2009

Tek Kanatla Uçulmaz



Halkla aydını barıştırıp birleştirmek.
Bu, onun ilk içtimâî icraatıydı. Haçlı ordularının asırlarca saldırarak silâhla yapamadığını, Haçlı ruhu şimdi hile ile yapmaya çalışmış; bunun neticesinde de Osmanlı aydınını kafa ve kıyafet yönünden kendine benzetmeyi başarmıştı.

Tanzimat kafalı Osmanlı aydını, Avrupâî hâllerle dinî, millî hasletler arasında bir fark göremeyip Avrupâî hâlleri yaşamaya meyledince halk bu hareketleri hoş karşılamamış ve karşı çıkmıştı. Bunun üzerine aydınlar halkı küçümseyerek onu kendine benzetmeye çalışınca, halk da buna dinî-millî hasletlerini muhafaza ederek mukàbele etmiş, o zaman da halk-aydın çatışması başlamıştı.

Zamanla sınırlarımızı bir Haçlı ordusu gibi saran ve batıdan doğuya yayılan bu içtimâî yara; şehirlere, kasabalara köylere, hattâ hânelere kadar sirâyet etmiş ve devlet-millet bütünlüğü çatlamaya başlamıştı.
Bu çatışmayı ve çatlamayı fırsat bilen bâzı münafık mizaçlı insanlar, İslâm dininin fakir, fukara dini olduğunu, ona bağlı kalındığı müddetçe geri kalmışlıktan kurtulmanın mümkün olmadığını söyleyerek bu fikirlerini aydınlara mâl etmişlerdi. Bunlara karşı, “Ey insafsızlar! Bütün âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ışıklandıracak vasıflara sahip olan İslâmiyeti nasıl dar buldunuz ki, onu fukaralara ve mutaassıp bâzı hocalara tahsis ederek, Müslümanların yarısını İslâmın dışındaymış gibi göstermeye çalışıyorsunuz?” diye haykırdı.

Molla Said, ilk iş olarak birbirinden kopan ve birbirini iter hâle gelen bu ikiiçtimâî ucu, yâni halkla aydını tekrar birbirine bağlamaya ve içtimâî bir bütünün tabiî devamı hâline getirmeye çalışıyordu.
Bu çaba, iki unsurun birini diğerine tercih etmek veya birini feda etmek değil, uçları kendi şartları içinde birbirine yaklaştırma, birbirini kabullenip saygı gösterme, birbirini anlama, anlayamadığı hâllere tahammül ederek birleştirip bütünleştirme gayretiydi.

Bunun için önce, köşk ve konaklarda yapılan ağniyâ sohbetlerinin halka açılmasını sağladı. Ondan sonra aydınlarla beraber bu sohbetlere katılan köylü ve halk temsilcileri de yapılan konuşmaları dinleyip fikirlerini söylemeye başladılar.

İştirak arttıkça sohbetler sıklaştı ve çeşitlendi. Halkın sevgisi, sohbetlerde faydalı konuşmalar yapıp münâzarâları kazananlardan tarafa yönelince, sohbet meclisleri zamanla medreselerle mekteplerin rekàbet meydanı hâline geldi.

Molla Said hemen hemen bütün sohbetlere ve toplantılara katılmasına rağmen, bu rekabete katılmadı ve taraftar olmadı. Sâdece kendisine sorulan sorulara cevap vermekle iktifa etti. Bu hâli bile, onun, mektep ve medreselerden fazla ilgi toplayıp sevgi kazanmasına yetti.

Bunun üzerine, varlıklarını halkın alâkasına ve yardımına borçlu olan medreseler ve mektepler Molla Said’in şahsını hedef olarak seçtiler. Medreseliler, dinî ilimlerde onu ilzam etmenin mümkün olmadığını biliyorlardı. Onun için meydan mekteplilere kaldı.

Mektepliler, gerek hususî sohbetlerde gerekse münâzarâ ve münâkaşalarda, Molla Said’in bilgi sahasının dışında olduğunu düşündükleri matematik, mantık, fizik, kimya, astronomi, jeoloji dallarında problemler, zihin hesapları, formüller ve fennî bilgiler sormaya başladılar.

Matematik, fizik ve mantık sorularını zihnen hesaplayıp hemen cevap veren Molla Said, diğer dallarda sorulan sorulara da, o derslerin kitaplarını alıp çalışarak kısa zamanda cevap verdi.

Kendilerinin, aylar, hattâ yıllarca çalışarak ancak öğrendikleri konu ve kitapları Molla Said’in birkaç gün içinde ezberleyerek her sorularına doğru cevaplar verdiğini gören mektepliler, onun zekâ ve bilgisi karşısında daha fazla ezilmemek için, onunla karşılaşmaktan kaçmaya başladılar. Buna rağmen fizik, kimya, matematik, mantık, felsefe, târih, coğrafya, biyoloji, jeoloji, astronomi gibi fen ve sosyal ilimlere ilgi duymaya devam eden Molla Said, bilhassa Tahir Paşanın zengin kütüphânesinden de istifâde ederek, bu sahalarda en az mektepli hocalar kadar bilgi ve tecrübe sahibi oldu.

Molla Said’in bu sahadaki başarısını takdirle karşılayan bâzı hoca ve talebeler, kendisinden ders almak istediler. Molla Said onlara ders vermeye başlayınca, kısa zamanda etrafında bir hayli talebe birikti. Fakat o, bu hâli kıskanan hocaların yeni bir fesat ve fitne hareketine başlamalarına fırsat vermemek için yer yokluğunu bahane ederek ders vermeyi bıraktı.

Molla Said bu münâzarâ, münakaşa, sohbet ve dersler sırasında, aydını Haktan da, halktan da uzaklaştıran şüphelerin ve inkârın kaynağını buldu: ilim!

Zamanın ilim adamları dinden, din adamları da ilimden bîhaberdi. Bu eksiklik onları zamanın şartlarından ve insanların ihtiyaçlarına cevap vermekten uzaklaştırıyordu. Çünkü, ilimsiz din insanları cehâlete, dinsiz ilim de felâkete götürüyordu. Saadet, ancak din ilimleri ile fen ilimlerinin birlikte okutulduğu yeni eğitim yuvaları kurup insanları dinî ve fennî yönden eğitmekle mümkündü.

Bu yalnız Doğunun ve Osmanlının değil, bütün İslâm âleminin derdiydi. Çâresi de ancak çift yönlü eğitim yapan okullar açmakla mümkündü. Ama İslâm âlemi henüz böyle bir çâre arayışına başlamamıştı. Molla Said, sadece Mısır’da bu şekilde eğitim yapan El-Ezher isimli bir eğitim merkezinin varlığını biliyordu.

Bunları müşâhede ettikten sonra kütüphânedeki kaynaklardan Ezher Üniversitesinin sistemini inceleyen Molla Said, İslâm dininin hakikatlarını, fen ilimlerinin ışığında zamanın şartlarına uygun olarak öğretecek yeni bir eğitim sistemi geliştirmeye karar verdi.

islamyasar@yeniasya.com.tr

Hiç yorum yok: