17.06.2009

Bediüzzaman ve VAN -1-

Van'daki nur menzilleri

19.069 km² yüzölçümüne sahip, nüfusu resmî kayıtlara göre iki yüz bini aşkın ama son yıllarda aldığı göç sebebiyle gayr-i resmî olarak 400 bini aşan Van'ın ilçe sayısı on birdir. Bunlar: Merkez ilçe, Erciş, Başkale, Çatak, Edremit, Muradiye, Özalp, Gürpınar, Saray, Çaldıran ve Bahçesaray'dır (Müküs).

Van'a, batıda Bitlis, kuzeyde Ağrı, güneyde Hakkâri ve Siirt, doğusunda da İran komşuluk yapar.

DÜNYADA VAN, AHİRETTE İMAN...

Ülkemizin en büyük gölünün kıyısında kurulu Van ilimizin tarihteki şaşaalı dönemini en güzel dile getiren söz budur: "Dünyada Van, ahirette iman!" ince düşüncenin mimarı Müslüman Türkler, ahirette iman ne kadar gerekliyse, dünyada Van'ı görmeyi ve Van'da yaşamayı da o derece tavsiye edip gerekli görmüşlerdir.

Geçmişte de, günümüzde de, tarihî, coğrafî, kültürel ve tabiî zenginlikleri bol olan Van, işte bu sebeplerden dolayı gezilecek ve yaşanacak bir yer olarak görülegelmiştir.

Van'ın tarihi

Tarihi çok eskilere dayanan Van, uzun süre Urartular'ın hâkimiyeti altında kalmıştır. Burun, yekpare taş hükmünde olan ve o şekli andıran tarihi Van kalesi, Urartu Medeniyetinin bir müzesi hükmündedir.

Asurluların hâkimiyetine de giren Van, başşehir olmuş ve çeşitli devletlerin idaresi altında kaldıktan sonra 1534 yılında Osmanlılar tarafından İran'dan alınmıştır. Bu arada kısa bir süre Safaviler'in hâkimiyetinde kalmışsa da, 1548'te Kanuni Sultan Süleyman'ın sefer dönüşünde tamamen feth olunarak Osmanlı topraklarına dâhil edilmiştir. 1915'te Rus ve Ermenilerin işgaline uğrayan Van, bu işgal sırasında hem Rusların, hem de Ermenilerin cinayet ve gaddarlıklarına sahne olmuştur. Nihayet 2 Nisan 1918'de, Müslüman Türk Ordusunun Van'a girmesiyle işgalden kurtarılarak, yeniden anavatana dahil olmuştur.

Van adı nereden geliyor?

Van adının nereden geldiği hakkında değişik rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetlerden en kuvvetlisi, eski İran döneminde şehri imar eden Van adında bir valinin isminden alındığı yönünde olanıdır.

Van'da, Ermeni mezalimi

1915 yılında Rus ve Ermenilerin birleşik saldırılarına maruz kalan Van, Rus ve Ermeni kuvvetlerince adeta yakılıp yıkılmıştır. Geniş ölçüde toplu katliâm ve işkenceler yapılmıştır. Zeve Şehitliği olarak bilinen yer, Rus ve Ermenilerin yaptıkları katliâmların tarihî bir simgesi, bir canlı anıtıdır. Zeve Şehitliği, bugün de, insanlığın rikkatine ve dikkatine acılı, hicranlı bir şekilde hitap etmektedir.

Bugünkü Van

Geçmiş yıllara nazaran hayli gelişmiş ve ülkemizin en büyük gölüne sahip olan Van, ismini kendisinden alan Van Gölü'nün doğu kıyısında bulunmaktadır. Van Gölü'nün suyu sodalıdır. Bu suyun uyuz hastalığına iyi geldiği söylenmektedir. Çamaşırlar bu gölün suyuyla sabunsuz yıkanarak gayet temiz hale getirilir.

Van-Tatvan arasında feribotlar çalışmaktadır. Batıdaki illere bağlantısı bütün ulaşım yollarıyla sağlanabilmektedir. Turizm açısından önemi büyük olan Van'da, Van kalesi, Çavuş Tepe, Toprakkale, Akdamar adası, Çarpanak adası, Erek Dağı, Amik Gölü yaz aylarında ziyaretçilerin yoğun ilgisine mazhar olmaktadır. Van'ın bugün en büyük problemleri arasında, civar şehir ve kasabalardan, köylerden almakta olduğu göç gelmektedir. Gün geçtikçe bu göçlerin menfî tesirleri şehre yansımakta ve şehrin gelişimine engel olmaktadır. Sanayinin yeterli olmayışı, hayvancılık ve tarımın istenilen seviyede ele alınıp değerlendirilmeyişi, son yıllardaki teröre bağlı menfî oluşumlar Van'ın gelişmesi önünde en büyük engeller olarak görülmektedir.

Tarihî zenginlikler

Birçok tarihî şahsiyeti sinesinde barındırıp yaşatmış olan Van'ın en çok sevilen ve bilinen meşhur şahsiyeti Bediüzzaman Said Nursî'dir. Dünyaca ünlü bir âlim olarak Üstad, Van'ın en anlamlı zenginliğidir şüphesiz. Tarihî bakımından da oldukça zengin sayılan Van'ın, birçok Osmanlı medresesi, camii, han ve hamamları vardır. Ancak ne yazıkki bunların çoğu harabe halindedir ve "Eski Van" denilen mevkide bulunmaktadırlar. Van'ın en önemli tarih hazinesi olan yerlerden biri de Van Kalesidir. Bu kalenin üç bin yıllık bir geçmişi vardır ve içinde mağaralar, camili depolar, dükkânlar, kuyular vardır. Ayrıca kalede Horhor denilen bir mevkide "Horhor Çeşmesi" bulunmaktadır. Suyu horultular çıkartarak akmaktadır. Birinci Cihan Harbi yıllarında hakikat kahramanı Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri talebeleriyle birlikte burada harp talimleri yaparak harbe hazırlanmışlardır. Ayrıca tedbir olarak talebelerini burada okutmuştur. Bu yüzden Van Kalesi, yerli ve yabancı ziyaretçilerin en uğrak yerlerinden biri durumundadır.

VAN DEYİNCE...

Van deyince akla ilk gelenler de şunlardır:

Van Kedisi: Bir gözü yeşil, diğer gözü mavi renktedir. Dünyaca tanınmış, tüyleri uzun sevimli bir kedidir.

Van Peyniri: Bol otludur. Lezzetini dağlardan toplanan ve içine karıştırılan tabiî otlardan alır. Kışın küplere bırakılarak toprak altında saklanır.

Van Gölü: Türkiye'nin en büyük gölüdür. Suyu sodalıdır, geçmişte içinde canavar var söylentileriyle gündeme çokça geldiyse de, son yıllarda canavarın varlığından bahsedilmemektedir.

Van Kalesi: Yekpare taş şeklini andırır. Tarihî kalıntılarıyla zengindir. Mesire yeri olarak kullanılan birçok yeri vardır. Maneviyât ve gönül sultanlarının durağı olmuştur.

VAN'DAKİ NUR MENZİLLERİ

Van'da Bediüzzaman'a mekân ve makam olmuş, dolayısıyla Nur menzilleri olarak adlandırabileceğimiz yerleri şöyle sıralamak mümkündür: Erek Dağı, Van Kalesi, Horhor, Zeve, Norşin Camii ve Çoravanis Köyü.

Bediüzzaman'ın Birinci Cihan Harbi'nden önce ve Rusya esaretinden sonra kaldığı bu mekânlar Nur ummânında ve Nur deryasında seyreden insanlar için kıymeti olan yerlerdir.

Bediüzzaman'ın talebeleriyle aziz hatıralarının yaşandığı bu beldeler hakkında kısaca bilgiler verelim.

Van Kalesi ve Horhor

Eski Van şehri ki, Bediüzzaman'ın kaldığı yer de burasıdır. Şimdi harabeye dönen ve ancak bazı kalıntıların bulunduğu bu yerde, Van eski valisi Tahir Paşa'nın konağının kalıntıları da bulunmaktadır. Van Kalesi bu şehrin kuzeyine düser. Kalenin güney yamacında iki mağara bulunmaktadır. Bediüzzaman bu mağaraların üst kısmında olanından aşağıdakine düşerken "Ah dâvâm" demiştir. Bu mağaranın tam altında kalenin dip kısmında Horhor Suyu bulunmaktadır. Bediüzzaman'ın Birinci Cihan Harbi'ndeki medresesi de bu mıntıkadadır.

Başed dağı

Van'ın Gürpınar ilçesi sınırları içinde bulunmaktadır. Van'dan arabalarla rahatlıkla gidilebilmektedir. Takriben Van'a 25 km'dir. Bediüzzaman Van'a ilk geldiği yıllarda bu dağın tepesinde de kalarak talebe okutmuştur. Dağın tam zirvesinde büyük bir mânâ eri medfundur.

Zeve

Van'a yirmi kilometredir. Burası eskiden bir köydü. Birinci Cihan Harbinde Rus ve Ermeniler tarafından en büyük katliâmlardan birisi burada gerçekleşmiştir. Bediüzzamanın talebelerinden Molla Ahmed-i Cano burada, bir velinin mezarı yanında yatar.

Norşin Camii

Bediüzzaman'ın Rusya esareti dönüşü kaldığı menzillerdendir. Van merkezindedir. Molla Hamid ve Molla Resül gibi eski talebeleri burada kendilerine hizmet etmişlerdir.

Erek Dağı ve Çoravanıs Köyü

Erek Dağı, Van'a yaklaşık beş kilometredir. Her çeşit ulaşım aracıyla Erek Dağı'na gidilebilir. Rusya esareti dönüşü Bediüzzaman burada, şimdi harabeye dönmüş eski manastır tâbir edilen ve "çilehane"olarak da bilenen yerde kalmıştır.

Burada kaldığı yıllarda hemen yanıbaşında bulunan "Çoravanıs Köyü'ne gelirdi. Ekseriyetle Cuma namazları için Çoravanıs Köyü camiine gelen Bediüzzaman, zaman zaman buradaki camide, istirahat etmek ve çalışmalar yapmak için kaldığı da olurdu.

Eski talebelerinden Ali Çavuş ve Molla Hamid burada kendilerine hizmette bulunmuşlardır. Kendisi de Çoravanıslı olan Ali Çavuş'un mezarı bu köydedir.

Bediüzzaman burada kalmakta iken 1925 yılında Anadolu'ya sürgün edilmiştir.

Mustafa ÖZTÜRKÇÜ

02.08.2008

Bediüzzaman ve VAN -2-


Van'da uyanan heyecan

HİZAN, VASTAN VE BİTLİS

Hizan, Bediüzzaman'ın doğduğu köy olan Nurs Köyünün bağlı bulunduğu kazadır. Van'ın güneyine, Bitlis'in doğusuna düşer. Van'dan yaklaşık iki yüz, Bitlis'ten elli kilometre uzak mesafededir.

Vastan (Gevaş), Van'a bağlı bir kazadır. Van'a yaklaşık yirmi kilometrelik bir mesafededir. Van Gölünün güney kıyısında, bağları bahçeleri bol ve verimli, dağları ise çok yüksek bir yerdedir. Yeşillikler ve güzellikler içinde şirin bir kasabadır.

Birinci Dünya Savaşının o en zorlu yıllarında, Bediüzzaman, talebeleriyle birlikte bu üç beldede de, Rus ve Ermeni güçleriyle çarpışmıştır. Rus ve Ermenilerin mezalimlerine karşı koyan Bediüzzaman, talebeleriyle özel kuvvet teşkil ederek, önce Hizan'ı, sonra Gevaş'ı ve daha sonra da Bitlis'i çetin muharebelerle kurtarmıştır.

Bu çetin savaşta talebesi Molla Habib Gevaş'ta, yeğeni Ubeyd de Bitlis'te şehit düşmüştür. Birçok talebesi de yaralanarak gazilik makamına erişmiştir. Kendisi Bitlis deresinde ayağı kırılarak saatlerce suyun içinde kalmış, sonra da Rus askerleri tarafından esir alınarak Rus esaret kampına götürülmüştür.

Tarih, bu üç mekânı kanlı muharebelerle ve yaşamış oldukları vahşetin acılarıyla yâd ederken, buralarda o yıllarda kahramanca çarpışan ve halkını vahşetten, kıyımdan, zulümden, acılardan, soykırımdan kurtarmak için ölümü göze alan Bediüzzaman ve talebelerinin kahramanlıklarını da asla unutmayacaktır.

BEDİÜZZAMAN VE VAN

Bediüzzaman Hazretlerinin Van'a geliş ve ayrılışı, muhtelif tarih ve zamanlarda olmuştur.

İlk defa daha küçük sayılacak yaşlarda iken, Bitlis'ten Van'a gelir. Tarihî kaynakların ifadelerine göre Bitlis'ten Van'a ilk gelişi 1897 tarihindedir.

O zaman Bitlis'te birçok ulema bulunup, Van'da maruf ulema bulunmadığından, Hasan Paşa'nın dâveti üzerine Van2a gelir.1 Bu yıllarda Vali Hasan Paşa'nın konağında kalır. Yine tarihî kaynaklardan öğrendiğimize göre Vali Hasan Paşa, Van2da kısa bir süre kalır. Daha sonra vali olan Tahir Paşa, Bediüzzaman ile daha çok saygı ve takdir içinde ilgilenmeye başlar. İrfan seviyesi yüksek olan bu paşa da, Bediüzzaman'ı konağına alır.

SÜREKLİ İLİMLE MEŞGUL

Bediüzzaman Hazretleri, burada sürekli ilimle meşgul olmuştur.

"..ulûm-u müsbete denilen bütün fenleri tetebbua başlayarak, pek kısa bir zamanda tarih, coğrafya, riyaziyat, jeoloji, fizik, kimya, astronomi, felsefe gibi ilimlerin esaslarını elde etmiştir. Bu ilimleri bir hocadan ders alarak değil, yalnız kendi mütalâası sayesinde hakkıyla anlamıştır. Meselâ bir coğrafya muallimini, mübaheseye girişmeden evvel yirmi dört saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını hıfz etmek sûretiyle, ertesi gün Van valisi merhum Tahir Paşanın konağında ilzam eder. Ve yine aynı sûrette bir muaraza neticesinde, beş gün zarfında kimya-i gayr-i uzvîyi (inorganik kimya) elde ederek, kimya muallimiyle muarazaya girişir ve onu da ilzam eder. İşte, pek genç yaşındaki mezkûr harikulâdeliklere ve bahr-i umman halinde bir ilme malikiyetine şahit olan ehl-i ilim, Molla Said'e "Bediüzzaman" lâkabını vermiştir."2

Kardeşi Abdülmecid Efendinin anlattığına göre "her gece ale'd-devam yapılan ilmî münakaşalarda fünun-u cedîde meselelerinde hâsıl olan mecburiyete binâen Bediüzzaman, mektep fenlerine de çalışarak iki hafta zarfında lise muallimliği yapacak seviyede malûmat sahibi olmuş ve fenli münakaşalarda imtiyaz kazanmıştır."

BAŞİT BAŞINDA BUZ TUTTU

Van'da yaz zamanlarını Başit ve Beytüşşebab namındaki yaylalarda geçiriyordu. Birgün Tahir Paşa'ya mezkûr dağların başında Temmuz'da bile buz bulunduğunu söyler. Tahir Paşa îtiraz eder ve "Temmuz'da katiyyen oralarda buz bulunmaz" iddiasında bulunur. Yaylada iken birgün bunu hatırlayarak, Tahir Paşaya yazdığı ilk Türkçe mektubunda der:

"Ey Paşa! Başit başında buz tuttu. Görmediğin şeyi inkâr etme. Her şey senin malûmatında münhasır değildir, vesselâm!"3

İSLÂM DÜNYASI İLE ALÂKADARDI

Sürekli İslâm dünyasının meseleleriyle alâkadar olan Üstad Hazretleri, bir gün Tahir Paşa'nın bir gazetede gösterdiği İngiliz Müstemlekeler Nazırının, Kur'ân ve Müslümanlarla ilgili söylediği olumsuz sözlere mukabil "Kur'ân'ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim" diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır.

ESARET SONRASI

Üstad, Van'da iken Birinci Cihan Harbinin başlaması üzerine çeşitli cephelerde bu harbe iştirak eder. 1916 yılında Bitlis deresinde yaralanarak Ruslara esir düşer. Esaret hayatı sonrası İstanbul'a gelir, oradan Meclis'in dâveti üzerine Ankara'ya, oradan da tekrar Van'a gelir. İki buçuk yıl Erek Dağı'ndaki inzivâ hayatından sonra 1925 yılının bir kış gününde Anadolu'ya sürgün edilir.

ÜSTÂDIN VAN HAYATINDAN BİR KESİT

On Üçüncü Rica'dan...

"Harb-i Umumîde Rusun esaretinden kurtulduktan sonra, İstanbul'da, iki üç sene Dârü'l-Hikmette, hizmet-i diniye beni orada durdurdu. Sonra, Kur'ân-ı Hakîmin irşadıyla ve Gavs-ı Âzamın himmetiyle ve ihtiyarlığın intibahıyla, İstanbul'daki hayat-ı medeniyeden usanç ve şâşaalı hayat-ı içtimaiyeden bir nefret geldi. Dâüssıla tabir edilen iştiyak-ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van'a gittim.

"Her şeyden evvel, Van'da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki, sair Van haneleri gibi onu da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van'ın meşhur kalesi ki, dağ gibi yekpare taştan ibarettir, benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir. Benim terk ettiğim yedi sekiz sene evvel, o medresemdeki hakikaten dost, kardeş, enîs talebelerimin hayalleri gözümün önüne geldi. O fedakâr arkadaşlarımın bir kısmı hakikî şehid, diğer bir kısmı da o mûsibet yüzünden mânevî şehid olarak vefat etmişlerdi.

"Ben ağlamaktan kendimi tutamadım. Ve kalenin, tâ medresenin üstündeki, iki minare yüksekliğinde, medreseye nâzır tepesine çıktım, oturdum. Yedi sekiz sene evvelki zamana hayalen gittim. Benim hayalim kuvvetli olduğu için, beni o zamanda hayli gezdirdi. Etrafta kimse yoktu ki, beni o hayalden çevirsin ve o zamandan çeksin. Çünkü yalnızdım. Yedi sekiz sene zarfında, gözümü açtıkça, bir asır zaman geçmiş kadar bir tahavvülât görüyordum.

"Baktım ki, benim medresemin etrafındaki şehir içi, kale dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar yandırılmış, tahrip edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme, güya iki yüz sene sonra dünyaya gelip öyle hazîn nazarla baktım. O hanelerdeki adamların çoğuyla dost ve ahbap idim. Kısm-ı âzamı, Allah rahmet etsin, muhaceret ile vefat etmişler, gurbette perişan olmuşlardı. Hem Ermeni mahallesinden başka, Van'ın bütün Müslümanlarının haneleri tahrip edilmiş gördüm. Benim kalbim en derinden sızladı. O kadar rikkatime dokundu ki, binler gözüm olsaydı beraber ağlayacaktı. Ben gurbetten vatanıma döndüm, gurbetten kurtuldum zannediyordum. Vâ esefâ, gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm..." (Lem'alar, 13. Rica, Yeni Asya Neşriyat, s. 305)

Dipnotlar:

1- Tarihçe-i Hayat, s. 41

2- A.g.e.

3- A.g.e., s. 42

Mustafa ÖZTÜRKÇÜ

03.08.2008

Bediüzzaman ve Van -3-


Bediüzzaman'ın Van'daki dostları

ŞEYH NİZAMETTİN ARVASİ

Bediüzzaman Hazretlerine gençliğinde Doğubayazıd'da üç ay ders veren Şeyh Muhammed Celâlî'nin oğludur. 1914'te Siirt'te vefat etmiştir.

Şeyh Muhammed Celâlî, aslen Arvaslıdır. Uzun müddet Celâlî Kabilesi arasında kaldığı için kendisine "Celâlî" denilmekteydi. 1851 yılında dünyaya gelmiştir. On biri erkek, dokuzu kız olmak üzere yirmi çocuğu olmuştur. Birinci Cihan Harbinin başlarında, yani 1914`te Siirt`in Şirvan kazasındayken vefat etmiştir.

Oğlu Şeyh Nizameddin Arvasî, babası Şeyh Muhammed Celâlî ve Üstad Bediüzzaman’ın üç aylık tahsiliyle alâkalı olarak şu bilgileri verir:

“Ben 1912 yılında dünyaya gelmişim. Arvasî Sülâlesi’ndenim.
Arvasîler dayım olurlar.
Ben kendim Üstad Bediüzzaman’ı görmedim.
Annem Sekine (Şeker kadın), ağabeyim Molla Muhammed Sıddık, Halife Yusuf ve Molla Şerif’ten Üstad hakkında birçok malûmatlar almıştım.


“Bediüzzaman, doğuda birçok medrese ve ulemanın yanına gidip, kendi ilim ve zekâ seviyesine uygun ders verecek âlim bulamayınca, on dört yaşındayken babamın medresesine gelmiş.
Babama meşhur ve maruf Hacı Seyyid Muhammed Celâlî derler.
Üstad babamın medresesinde üç ay tahsil görmüş.
Sonraki üç ayda ise ders almayıp, babamla ilmî münâzaralarda bulunmuş.


“Babamın doksan civarında talebesi varmış.
En küçüğü Bediüzzaman’mış.
Ama o zaman kendisine Molla Said denmekteymiş.
Talebelerin en küçüğü olmasına rağmen, bütün talebeler tarafından çok hürmet görürmüş.
Diğer talebelerin hepsine müderris ve müftü Sadullah Efendi tarafından dersler verilirken, tek başına yalnız Bediüzzaman babamdan ders alırmış.
Ders esnasında kimseyi de yanlarına almazlarmış.
Bediüzzaman babama, ‘Bu kitaplarla okuyup öğrenmekle baş edilmez, bu ilmin hazinesinin anahtarı sizdedir’ diyerek her ilimden sadece birer ders almış.
İlimde ve zekâda bütün talebelerin fevkinde imiş.
Gündüzleri babamdan ders alırken, Perşembe geceleri de Şeyh Ahmed Hanî’nin türbesine gidermiş.
Şüphelenen babam, küçük Said’in arkasına Halife Yusuf ve Molla Şerif’i takipçi koymuş.
Türbeye varan takipçiler, küçük Said`i görememiş, fakat içeriden ‘Belî Seydâ, belî Seydâ (evet hocam, tamam hocam)’ diye sesler duymuşlar.
Durumu gelip babama bildirmişler.
Babam talebelerine ‘Bundan sonra Said’e kesinlikle kimse karışmayacak’ diye emir vererek, yaşça büyük olan Molla Şerif’i de Bediüzzaman’ın hizmetine vermiş.
Molla Şerif’in anlattığına göre, ders esnasında bazen babam, bazen de Bediüzzaman sinirlenirmiş.
Bediüzzaman sinirlendiği zaman dışarı çıkarak medreseden uzaklaşırmış. Talebeler Bediüzzaman’ın medreseyi terk ettiğini söyleyince, babam, ‘Bırakın Said’i, bırakın Said’i, ona sizler karışmayın, o biraz sonra yine gelir’ diyerek cevap verirmiş.
Gerçekten de Üstad sinirleri yatışınca tekrar medreseye dönermiş.


“Üç aylık bu tahsilden sonra babam, Küçük Said`e ‘Artık sen ilmi tekemmül eyledin. Bizim sana verecek bir şeyimiz kalmadı’ diyerek icazetini vermiş.
Üstad, babamın elini öperek medreseden ayrılmış.
Daha sonraları, Birinci Cihan Harbine kadar, her yıl evimize gelerek, babamı ziyaret edermiş.
Bazı yıllar, Van’da açtığı medresedeki talebelerini de yanına alır, öyle gelirmiş. Babam, Bediüzzaman’a, `Yetiştirdiğim talebelerin hepsinin de üstadı sensin’ dermiş.
Üstad bir defasında babama hediye olarak bir çift yün çorap getirmiş.
Babam sadece talebelerden Halife Yusuf’la Üstad Bediüzzaman’ın bize gelmelerine müsaade edermiş.


“Daha sonraları Üstada annem de hediye olarak çorap vermişti. 1953 yılında babamın doksan dokuzluk yüsr tesbihini Üstada gönderdim. Üstad da bana kehribar doksan dokuzlu bir tesbih, bir mektup, ayrıca Nur Risâlelerinden Tılsımlar, Mektubat ve Zülfikar eserlerini göndermişti.


“Ağabeyim Molla Muhammed Sıddık da medresede Üstadla birlikte okuduğundan, Üstadın büyüklüğünü çok iyi biliyordu.

‘Bediüzzaman`ın ilmi Allah vergisidir, onun ilmi vehbîdir’ derdi.

Üstad, Emirdağ`ındayken ağabeyimle birlikte ziyaretine gidecektik.
Üstad ‘Onlar gelmesinler, ben oraya geleceğim’ diye haber göndermişti.”

Onlar birbirlerini görmeseler de çok iyi bir dosttular. Allah rahmet eylesin.

Mustafa ÖZTÜRKÇÜ

Yeni Asya Gazetesi

***

14.06.2009

Bediüzzaman Âl-i Beyt'ten midir?

Ehl-i Beyt, yahut Âl-i Beyt, terim olarak “ev halkı, hane halkı” demektir. Ancak, bu terim ve tâbir, hassaten Hz. Peygamber’in (asm) yakınları için kullanılmaktadır. Yâni, Âl-i Beyt denince, evvel emirde Hz. Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâmın hane halkı, yakın akrabaları ve bilhassa onun mübarek neslinden gelen seyyidler ve şerifler akla gelir. Peygamber (asm), kendi neslinin aynı zamanda damadı olan “Ali’nin nesli” olduğunu söylemiştir ki, bu sözüyle torunları Hz. Hasan (ra) ile Hz. Hüseyin’in (ra) neslinden gelecek olan nuranî silsileyi kast etmiştir. Bu mübarek silsileden olanlara, ayrıca “Evlâd-ı Resûl” da denilmektedir.

Başlangıçta “Evlâd-ı Resûl” olanlara, yani Hz. Peygamber’in (asm) soyundan gelenlere sadece “seyyid” denilmekte iken, bilâhare Hz. Hüseyin’in (r.a) neslinden gelenlere de seyyid, Hz. Hasan’ın (r.a) soyundan gelenlere ise şerif denilmeye başlandı.

Seyyidlik, Araplara mahsus değil

Seyyidlik, ırkî mânâda bir neslin, bir milletin adı değildir. Seyyidler, Hz. Peygamber’in (asm) soyundan geldikleri için, seyyidlik de, mübarek bir neslin, mukaddes bir milliyetin adıdır.

Buna göre, seyyidlerin illa da Arap olması gerekmiyor. Nitekim, başka unsurların içinde de çoklukla seyyid olan kimseler ve aileler var.

Dolayısıyla, unsuriyet itibariyle Türk, Kürt, Acem veya Çerkez oldukları halde, aynı millet veya topluluğun içinde seyyidler ve şerifler de bulunuyor.

Hz. Peygamber’in (asm) erkek evlâtları yaşayamadı. Küçük yaşlarda vefat ettiler. onun kızı olan Hz. Fatıma (ra) ise, Hz. Ali (ra) ile evlendi.

Böylelikle, Resûlullah’ın nesli kız evlâdından çoğalmaya başladı. Kız evlâdı cenahıyla çoğalan bir nesil ise, etnik, yani yaygın anlamıyla ırkî olmaktan çıkar. Bir başka mahiyet kazanır.

İşte, Hz. Fatıma’dan çoğalarak “Evlâd-ı Resûl”den sayılanlar, mübarek bir nesil, nuranî bir silsile hüviyetini, yahut bir “mukaddes milliyet” mahiyetini kazanmış oldular.

Emirdağ Lâhikası isimli eserinde (s. 233) yer alan bir mektubunda, mânen “Ben de Âl-i Beytten sayılabildim” diyen Üstad Bediüzzaman, seyyidlerin kuvvet ve ehemmiyetinden şöyle söz eder: “Bugün tarih-i âlemde hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun.” (Mektubat, s. 426.)

Mânevî sultanlar

Bir Müslüman hangi milletten olursa olsun, neslen seyyid birisiyle evlendiğinde, doğacak çocukları da seyyid olur. Bundan dolayıdır ki, her milletin içinde seyyid kimseler var. Bu da, seyyidlerin nesil itibariyle pek büyük bir yekûn teşkil ettiğini gösteriyor.

Seyyidler, sayıca çok oldukları halde, dünya saltanatı onlara hiç yaramadı. Hz. Peygamber’in (asm) torunlarının başına gelen fecâatler, ayrıca Mısır’daki Fatımî Devleti, Afrika’daki Muvahhidîn ve İran’daki Safevîler’in fecî âkıbetleri gösteriyor ki, siyâsî ve dünyevî saltanat, Evlâd-ı Resûl’e yaramıyor.

Onlara en ziyade yaraşan ve yakışan ise, mânevî saltanattır. Şâh-ı Merdan olan Hz. Ali’nin, aynı zamanda asırlara hükmedecek bir “Şâh-ı Velâyet” olması, bu sırdandır.

Dünyanın her yerindeki Müslümanlar, seyyidlere daima hürmet etmişler, kadr û kıymetlerini baş üstünde tutmuşlar. Hatta, devlet ve hükümetlerin çoğu, onlara birtakım ayrıcalıklar tanımışlar.

Meselâ, Osmanlı Devleti, seyyidler için “Nakibuleşrâf” diye bir daire kurmuş ve bu daire kanalıyla hemen her türlü ihtiyaçlarına cevap vermiştir. Hatta öyle ki, evlenme durumlarını bile takip etmiş ve liyakatsiz kimselerle evlenmelerinin önüne geçmiştir. Osmanlı’dan sonra bu daire de lağvedildi ve bu ulvî hizmet büyük çapta akamete uğratıldı.

Kudsî kahramanlar

Bediüzzaman Said Nursî, Al-i Beyt neslinden gelenlere dünya saltanatının yaramadığını ifade ettiği aynı yerde, bu ulvî kahramanların ve bu mânevî kumandanların, İslâm cemiyetini mânen ayakta tutmakla beraber, hükümetlere de tesir ederek, onların istikamet üzere gitmelerine yardımcı olduklarını beyan eder.

Bu kudsî hizmetleri itibariyle özellikle çığır açan ve büyük vazifeler gören zâtlardan şöyle bahseder Bediüzzaman:

“Hattâ onlardan bir tanesi olan Seyyid Ahmed es-Sünûsî, milyonlar müride kumandanlık ediyor. Seyyid İdris gibi diğer bir zat, yüz binden fazla Müslümanlara kumandanlık ediyor. Seyyid Yahyâ gibi bir başka seyyid, yüz binler adamlara emirlik ediyor, ve hâkezâ… Bu seyyitler kabilesinin efradlarında böyle zâhirî kahramanlar çok olduğu gibi, Seyyid Abdülkadir-i Geylânî, Seyyid Ebu’l-Hasen-i Şâzelî, Seyyid Ahmed-i Bedevî gibi mânevî kahramanların kahramanları dahi varlarmış.” (Mektûbat, s.426.)

Seyyidler neslinden gelen zâtlar için benzer bir yaklaşım tarzını da on Dokuzuncu Mektup’ta şöylece izah eder:

“İşte bak: Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur’âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.” (Age, s. 101.)

Bu noktada, ister istemez akla şöyle hakikatli bir sûal geliyor: Burada ismi zikredilen İslâm tarihinin en parlak yıldızı ve kutup şahsiyetlerinin tamamı Al-i Beytten olduğuna göre, acaba son müceddit olarak bilinen Hz. Bediüzzaman da aynı silsileden değil midir?

O Bediüzzaman ki, “Helâket ve felâket asrının adamı”dır. Elbette, diğer mübarek zatlar gibi, onun da Al-i Beytten sayılması gayet derecede mâkul ve münasiptir. Nitekim, birtakım hikmetlerle örülmüş perdelerin arkasındaki deliller, onun da aynı nuranî silsileden olduğunu gösteriyor.

Mânevî şahsiyetini perdeleme hikmeti

Üstad Bediüzzaman, mânen olduğu gibi, neslen ve neseben de bağlı bulunduğu Âl-i Beyt tarafını mümkün mertebe örtmeye, perdelemeye çalışmış. “Ben, kendimi seyyid (bilmiyorum değil) bilemiyorum” demiş ve eklemiş: “Bu zamanda nesiller bilinmiyor.”

Siyâdet gibi Mehdiyet tarafını da gizlemeye âzami derece hassasiyet gösteren Üstad Bediüzzaman, bu mesele hakkında ayrıca “Halbuki, âhir zamanın o büyük şahsı (yani Mehdi), Âl-i Beytten olacaktır” diyor. (Emirdağ Lâhikası, s. 232.)

Bediüzzaman, âhirzamanın en büyük şahsiyeti olan Hz. Mehdi hakkında neden “perdeli” konuşmak gerektiğini ise, 24. Sözün Üçüncü Dalında gayet açık, vâzıh şekilde izahlarda bulunuyor. Bu bahiste “hikmet-i ipham” sâdedinde, bilhassa “teklif ve imtihan sırrı”na dikkat çekerek, bu mühim noktalara ters düşülmemesi gerektiğinin altını çiziyor.

Bediüzzaman Said Nursî, seyyidliği ve Mehdiliği hakkında büyük tahşidatla yaptığı örtme ve perdeleme gayretine rağmen, kendi tâbiriyle “Nurun fevkalâde has şâkirdleri” ve “Nurun ehemmiyetli ve çok hayırlı şâkirdleri”nin hatırını büsbütün kıramayarak, onların bir nevi “perdeyi aralama” bâbındaki bazı mektuplarını, fıkralarını, şerh, izâh ve hâşiyelerini, eserleri olan Nur Risâlelerine dahil etmiş.

Şimdi, bunlardan bazılarını buraya iktibasen alarak konumuza devam edelim.

“Üstadımız hem birinci, hem de ikinci Âl’dendir”

Tam tekmil son baskı Lem’âlar isimli eserde yer alan bazı Nur talebelerinin vâzıh izahlarında, Üstadlarının her yönüyle Ehl-i Beytten olduğuna dair kesin kanaat ve ifadeleri var.

İşte, “Büyük Ruhlu Küçük Ali”nin imzasıyla Yirmi İkinci Lem’ânın “Hatime”sinde yer alan “Haşiye”nin hülâsası:

“İmam-ı Ali Radiyallahu Anh, (’Eminnî mine’l-fecet/Kurtar, emân ve emniyet ver’ ve ‘Lâ tehşâ/Çekinme, korkma’) gibi kerâmetli kelimeleriyle, bizlerin hapisten, mahkemeden kurtulacağınıı hârika bir tarzda izhâr ediyor.

“Çünkü, evlâdından olan Gavs-ı Geylânî (ra), kendi omzunda Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın kademini (ayak izini) gördüğü gibi, evlâdından olan ve her asırda Âl-i Beytten gelen mehdî ve müceddit, verese-i enbiya olan muhakkikleri, fertleri görüp kendi kademini o mübarek gelecek zatlara basmış.

“Hususen, Risâle-i Nur müellifi zamanın Abdülkadir’i Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine, sâir evliyaya muhalif olarak müphem değil, sarihan haber vermesi, bizce birinci Âl’den olduğu kati’dir. Çünkü, sinek gibi bir mahlûkun Üstadımızı taciz etmemesi, neslinden olan Abdülkadir-i Geylânî’den irsiyet almıştır.

“Gerçi, Üstadımız mahkemede ehl-i vukufa karşı ikinci Âl-i Beytten olduğunu onlara ispat etti. Fakat, maksadı tam ihlâsa muvafık olduğu için, kendi şahsını azlediyor; Kur’ân’ın bir elmas kılıcı olan Risâle-i Nur’u gösteriyor.” (Age, s. 418.)

Bu son paragrafta bahsi geçen hadise, 1944′teki Denizli mahkemesinde cereyan etti. Üstad Bediüzzaman, bu hususta şunları kaydediyor: “..Hem mahkemede Denizli ehl-i vukufu, bazı şakirtlerin bu itikatlarına göre, bana karşı demişler ki: ‘Eğer Mehdilik dâvâ etse, bütün şakirdleri kabul edecekler.’ Ben de onlara demiştim: ‘…Gerçi, mânen ben Hazret-i Ali’nin (r.a.) bir veled-i manevisi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselam bir mânâda hakiki Nur şakirtlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beytten sayılabilirim. Fakat, bu zaman şahs-ı manevî zamanı olmasından ve Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şan şeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlâsa tam muhalif olmasından, Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makamata gözümü dikmem. Ve Nurdaki ihlası bozmamak için, uhrevî makamat dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbur biliyorum’ dedim, o ehl-i vukuf sustu.” (Emirdağ Lâhikası, s. 232.)

Bu arada, Küçük Ali’in ifadeleri arasında geçen “birinci ve ikinci Âl-i Beyt”in izahına kısaca bakmakta fayda var.

Bu hususla alâkalı olarak, yine son baskı Lem’âların Dokuzuncu Lem’âsında şu ifadeler yer alıyor: “…Kat’iyen bil ki, Resul-i Ekrem Âl’dir; biri Aleyhisselâtü Vesselâmın iki Âl’i var. Biri, nesebîde şahs-ı mânevisi ve nuranîsinin Risâlet noktasındaki Âl’i var.” (Lem’âlar, s. 142; Y. A. Neşriyat)

Üstad hem seyyid, hem de şeriftir

Nur’un has şâkirdlerinden Büyük Ruhlu Küçük Ali (Isparta) gibi, Denizli kahramanı Hasan Feyzi Efendi de, Üstad Bediüzzaman’ın Âl-i Beytten olduğuna inanmış; hatta onun hem seyyid, hem de şerif olduğuna tam kanaat getirmiş bir âlim-i veli şahsiyettir.

Hasan Feyzi’yi Üstad Bediüzzaman’a götüren ve bağlayan pusula, kendisiyle aynı ismi taşıyan hocasının hocası olan zatın uzun yıllar önce talebelerine müjdelemiş olduğu kerâmetli bir haberdir.

Bu müjdeli haberle ilgili olarak Bediüzzaman Said Nursî’ye bir mektup yazan Milaslı Halil İbrahim, Üstadına hitaben şöyle diyor: “Muhterem efendim. Mesmuatıma nazaran (duyduğuma göre), Denizli de, bundan yetmiş seksen sene evvel (1877–78 yılları) büyük bir evliyadan Hasan Feyzi isminde bir zat, bir gün talebelerine, ‘Bugün Kürdistan’da bir evliya dünyaya geldi’ diye beşarette bulunmakla zât-ı devletlerini işaret buyurmuş.” (Emirdağ Lâhikası, s. 172.)

Şimdi, bu tek paragraflık ifadeden çıkarılabilecek birçok mânâ var. Bunlardan iki tanesinden kısaca bahsedelim.

Birincisi: Kendi mânevî şahsiyeti ile alâkalı bir mesele olduğu için, Üstad burada sükût etmekle iktifa ediyor. Yani, ne “Evet, o zat benden bahsediyor” diyor, ne de “Hayır, işaret edilen kişi ben değilim” diye reddediyor. İkincisi: Yine mânevî hüviyeti ile alâkalı olduğu için, bu müjdeli sözün içindeki bir tâbiri “evliya” şeklinde tâdil ediyor, değiştiriyor. Böylelikle, kendisine izafe edilen o kudsî hüviyeti gizliyor, örtüyor, setrediyor…

Burada bir gizlemenin, yahut perdelemenin söz konusu olduğunu şuradan anlıyoruz ki, bir kimse doğar doğmaz dünyaya “evliya” makamında gelmez. Bir kimse, sonradan evliya, ulemâ, urefâ, vesaire olur. “Bugün dünyaya geldi” denilen kişi, olsa olsa “beklenen”, yahut “tavzif edilen” bir zât olur. Dolayısıyla, söz konusu müjdeli haberin orijinalinde, “evliya” tâbirinin yerinde bir başka ifade vardır ki, onu da burada perdeyi yırtarcasına dillendirmek istemiyoruz. Âriflere bu kadarlık bir târif kifayetli olmalı.

Gelelim, Hasan Feyzi Efendinin, bir zamanlar “Said-i Kürdî” de denilen Üstad Bediüzzaman’ın zahirî ve batınî nesli, nesebi, hüviyeti ve milliyeti ile alâkalı düşünce ve kanaatlerine…

* * *

Hasan Feyzi, Üstadının zahiren Kürt olmakla beraber, hakikatte seyyid ve şerif oluğuna dair fikir ve itikadını şu sözlerle ifade ediyor:

“Ona (Bediüzzaman’a) ‘Kürdî’ denilmesi ve kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali’de (r.a.) görülen ‘Yâ müdrike’ kelimesinin hazf ve kalbiyle (tersinden ve düzünden iki mânâ: Ey Kürt ve ey idrak eden) ‘Kürt’ imâ ve işaretinin bulunması, gerçekten Kürtlüğüne delâlet etmez ve onun mânevî silsile-i şerafet ve siyadetten (şerif ve seyyid olmaktan) tenzil ve teb’idini (düşürme ve uzaklaştırmayı) icap ettirmez.

“Bu isnad ve izafe (yani, onun Kürdî lâkabı), Kürdistan’da doğup büyüyen ve bu lâkapla mâruf ve meşhûr olan bu zâtın Risâletin-Nur’un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürtlüğünü ispat etmek için değildir.

“Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum.” (Emirdağ Lâhikası, s. 75.)

Nur’un has ve halis bir şâkirdi olan Hasan Feyzi’nin bu izah tarzı Üstad Bediüzzaman tarafından da tensip edilerek tasvip görmüş olmalı ki, lâhikaya derc edilmiş.

Uzunca bir mektuptan aldığımız bu kısacık iktibasın bilhassa son cümlesinde geçen “kendini setr ve ihfa” ile “hakikî hüviyet ve milliyet” ifadeleri üzerinde derinlemesine düşünmek lâzım. Meselâ, “Neden ve niçin ’setr ve ihfâ’?” Ve meselâ “Nedir şu ‘hakikî hüviyet ve milliyet’?”

Evet, ayrılığına dayanamayacak kadar Üstadına bağlanan Denizli kahramanı Hasan Feyzi, Üstad Bediüzzaman tarafından isimlerinin yanına “sistem” tâbirini koymuş olduğu üç sâdık talebesinden biridir. Sistem, yani “model kişilik”, yahut “örnek şahsiyet” demektir. Diğer iki talebe ise, biri İslâmköylü Hafız Ali, diğeri de Ermenekli Zübeyir Gündüzalp’tir.

* * *

Bu arada, Son Şahitler isimli eserde yer alan hatıra notlarından anlaşıldığı kadarıyla, Üstad Bediüzzaman, kardeşlik bağlarıyla yakınlık duyduğu Emirdağlı Osman Çalışkan ile Urfalı Salih Özcan’a da, hususî sohbet çerçevesinde, hem anne tarafından, hem baba tarafından evlâd-ı Resûl olduğunu, yani neseben de Seyyit ve Şerif olduğunu ifade etmiş bulunuyor.

Muhtemelen bu iki zatın da Üstad Bediüzzaman’ın neslen seyyid olduğuna dair bazı tereddütleri vaki olmuştur ki, hususî ve istisnaî bir izaha ihtiyaç duyulmuş.

Tereddüt yaşamayanlar

Risâle-i Nur dairesi içinde “saff-ı evvel” diye de tâbir edilen Nurun ilk talebeleri, üstadları olan Hazret-i Bediüzzaman’ın manevî şahsiyet ve hüviyeti hakkında herhangi bir tereddüt dahi yaşamadılar.

Bu yüzden onlar, hiç çekinmeden hayatlarını aziz Üstadlarına ve Nur’un kudsî hizmetine seve seve fedâ ettiler. Hapis, sürgün, zindan, işkence demeden, gönül rahatlığıyla her türlü zahmete, meşakkate katlandılar.

Üstelik, dünyevî ve maddî hiçbir karşılık, hiçbir menfaat beklentisi içinde olmadan…

Zira onlar, kelimenin tam mânâsıyla birer dâvâ adamıydı. Üstadlarının seyyid ve şerif, yani Âl-i Beytten olduğuna tereddütsüzce inandıkları gibi, Mehdiyet noktasında da başkaca herhangi bir arayış, yahut beklenti içinde değillerdi.

Risâle-i Nur, bu meseleleri hallettiği için, onlar da buna tam kanaat ile, bu merhaleyi aşmışlardı. Kime ve neye hizmet ettiklerini gayet iyi biliyorlardı.

Evet, hizmetinde iken de, Üstadlarının manevî makam ve hüviyetini bilâtereddüt biliyorlardı. Ama, onlar buna rağmen hiç gevşemediler. Bir yandan okuyup kendilerini yetiştirmeye, bir yandan da Nurun hizmeti için dört bir yana koşturmaya devam ettiler. Zaten, asıl mühim mesele de bu değil miydi: Dâvâyı iyi anlamak ve hizmet yolunda üstün gayret sarf etmek.

* * *

Aynı hal ve ideal, aynı şuur ve inanç, aynı hizmet ve faaliyet tarzı, Üstad Bediüzzaman’ın vefatından sonra da hiç değişmeden devam etti.

Dün olduğu gibi bugün de, Risâle-i Nur’un künhüne vâkıf olan Nur talebelerinin, üstadları Bediüzzaman Hazretlerinin “evlâd-ı Resûl” olduğuna dair herhangi bir şüphe veya tereddütleri yoktur.

Aynı şekilde, onların hiçbiri Mehdî arayışı veya beklentisi içinde değildir.

Bu meselede yapılacak izahlarda, bilhassa “hikmet-i ipham” ölçüsüne, düstûruna âzamî derecede dikkat ve itina gösterilmeli. Tıpkı, âhirzaman şahısları hakkında 24. Sözün 3. Dalında tavsiye edilen şu izah ölçüsü gibi: “…Öyle bir tarzda bahset(meli) ki, ne bütün bütün meçhûl kalsın, ne de bedihî olup, herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın.” (Sözler, s. 307.)

Fakat maalesef, özellikle günümüzde bu gibi hassas meseleleri serrişte ederek yara kaşıyıcılığı yapanlar var. Bu kimseler, zihinleri safi, bilgi ve birikimleri ise az ve zayıf olanlara musallat olup ortalığı bulandırmaya çabalıyorlar. Bu çabalarındaki asıl gaye, Risâle-i Nur’a ve talebelerine karşı, ehl-i siyaseti evhama düşürmek ve ehli diyaneti ise tenkide sevk etmektir. İnşaallah muvaffak olamazlar.

Üstad Bediüzzaman, bu hususta şunları beyan ediyor: “Elhasıl. O gelecek zatın (Hz. Mehdi’nin) ismini vermek, üç vazifesi (iman, hayat, şeriat) birden hatıra geliyor; yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan nurdaki ihlâs zedelenir, avâm-ı mü’minîn nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır. …Ehl-i siyaset evhama ve bir kısım hocalar itiraza başlar.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11.)

Demek ki, bu tür meselelerde yeterli derecede bilgili, birikimli, donanımlı olmak icap ediyor ki, kimsecikler kalkıp “yumuşak karın” gibi gözüken noktalara baskı yapmaya heveslenmesin, zihnî tereddütlere yol açmasın, açamasın.

Bir Nur talebesinin en önemli ve öncelikli vazifesi, Risâle-i Nur’u evvelâ kendi nefsine hitaben okuması, onu anlamaya, ondan istifadeye ve istifazaya çalışması; sonra da, daire daire genişlemek sûretiyle, Nur’daki kudsî hakikatleri ihlâsla hayata yansıtmaya gayret göstermesi, yani özetin özeti olarak “îmanı hayata hakim kılması”dır.

Her şey, hassaten bu nokta için gereklidir; sair meseleler ise, şüphesiz aldanmamak, aldatmamak ve hatt-ı müstakim üzerinde yürüyüp tekâmül etmek için lâzımdır.

Bediüzzaman diyor ki;

Âl-i Beyt

* Âl-i Beyt, âlem-i İslâmiyetin bir silsile-i nuraniyesidir. (19. Mektup, 4. Esas’tan)

* Dünyada mütesanit hiçbir hanedan ve mütevafık hiçbir kabile ve münevver hiçbir cemiyet ve cemaat yoktur ki, Âl-i Beytin hanedanına ve kabilesine ve cemiyetine ve cemaatine yetişebilsin. (5. Şuâ, 9. Mesele’den)

* Yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binler mânevî kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur’âniyenin mayasıyla ve imanın nuruyla ve İslâmiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden Âl-i Beyt, elbette âhir zamanda, şeriat-ı Muhammediyeyi ve hakikat-ı Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ihyâ ile, ilân ile, icrâ ile, başkumandanları olan Büyük Mehdînin kemâl-i adâletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet mâkul olmakla beraber, gayet lâzım ve zarurîdir. (5. Şuâ, 9. Mesele’den)

* Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli, şimdi de kemiyeten milyonları geçen bir nesl-i mübarektir. (29. Mektup, 5. İşaret’ten)

Âl-i Abâ

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ ve istikbal-bîn nazar-ı nübüvvetle, otuz kırk sene sonra Sahabeler ve Tâbiînler içinde mühim fitneler olup kan döküleceğini görmüş. İçinde en mümtaz şahsiyetler, abâsı altında olan o üç şahsiyet olduğunu müşahede etmiş. Hazret-i Ali’yi (r.a.) ümmet nazarında tathir ve tebrie etmek ve Hazret-i Hüseyin’i (r.a.) tâziye ve teselli etmek ve Hazret-i Hasan’ı (r.a.) tebrik etmek ve musalâha ile mühim bir fitneyi kaldırmakla şerefini ve ümmete azîm faydasını ilân etmek ve Hazret-i Fatıma’nın zürriyetinin tâhir ve müşerref olacağını ve Ehl-i Beyt ünvan-ı âlisine lâyık olacaklarını ilân etmek için, o dört şahsa, kendiyle beraber “Hamse-i Âl-i Abâ” ünvanını bahşeden o abâyı örtmüştür. (14. Lem’â, 2. Suâlin cevabından.)

Âl-i Muhammed (asm)

* Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Âl-i İbrahim Aleyhisselâm gibi öyle bir vaziyet almış ki, umum mübarek silsilelerin başında, umum aktar ve âsârın mecmalarında o nuranî zatlar kumandanlık ediyorlar. Ve öyle bir kesrettedirler ki, o kumandanların mecmuu, muazzam bir ordu teşkil ediyorlar. Eğer maddî şekle girse ve bir tesanütle bir fırka vaziyetini alsalar, İslâmiyet dinini milliyet-i mukaddese hükmünde rabıta-i ittifak ve intibah yapsalar, hiçbir milletin ordusu onlara karşı dayanamaz. İşte, o pek kesretli o muktedir ordu, Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır ve Hazret-i Mehdînin en has ordusudur. (29. Mektup, Beşinci İşaret’ten)

Seyyidler nesli

* Evet, bugün tarih-i âlemde hiçbir nesil, şecere ile ve senetlerle ve anane ile birbirine muttasıl ve en yüksek şeref ve âli hasep ve asil neseple mümtaz hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun. …Böyle bir cemaat-i azîme içindeki mukaddes kuvveti tehyiç edecek ve uyandıracak hâdisât-ı azîme vücuda geliyor. Elbette, o kuvvet-i azîmedeki bir hamiyet-i âliye feveran edecek ve Hazret-i Mehdî başına geçip tarik-i hak ve hakikate sevk edecek. (29. Mektup, Beşinci İşaret’ten)

Hz. Mehdî

* Hazret-i Mehdîye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilât ve tasvirat başka başkadır. …Âhirzamanda gelen Mehdî gibi herbir asır, Âl-i Beytten bir nevi mehdî, belki mehdîler bulmuş. …Büyük Mehdîden evvel gelen emsâlleri, nümuneleri olan hulefâ-i mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsafları, asıl Mehdînin evsâfına karışmış ve ondan rivâyetler ihtilâfa düşmüş. (19. Mektup, 4. Esas’tan)

Bu yazı serisi içinde sunmak istediğimiz, ancak her nasılsa tehir etmek durumunda kaldığımız önemli bir nokta daha var. Şöyle ki:

Bediüzzaman Said Nursî’nin Âl-i Beytten, yani seyyid olduğunu gösteren önemli işaretlerden biri de, onun hayatı boyunca hiç kimseden zekât ve sadaka almamasıdır.

Zira, seyyid olan kimselere zekât ve sadaka verilmediği gibi, onlar da almazlar, alamazlar, almamalıdırlar. Nitekim, Said Nursî de almamış ve alamamış.

Onu seyyid bilmeyenler, içlerinden gelerek mallarının zekâtını götürüp vermek istemişler; fakat, o fakr u zaruret içinde iken dahi bunu asla kabul etmemiş, reddetmiş.

Esasen, öyle anlaşılıyor ki, ona zekât, sadaka ve mukabilsiz hediye gibi şeyler aldırılmamış.

Evet, tâ küçüklüğünden beri insanların bu neviden yardımlarını almayan, hatta bazan kişiyi kırarcasına reddeden Üstad Bediüzzaman, zaman zaman kendisinin de hayret ettiği bu garip halinin bir hikmetini şöyle izah ediyor: “Eski Said’in çocukluk zamanından beri hem kendisi, hem babası fakir oldukları halde, başkalarının sadaka ve hediyelerini almadığının ve alamadığının ve şiddetli muhtaç olduğu halde hediyeleri mukabilsiz kabul etmediğinin… ve, Said hiçbir vakit (evlere) tayin (yemek) almaya gitmediğinin ve zekâtı dahi bilerek almadığının bir hikmeti, şimdi kat’î kanaatimle şudur ki: Âhir ömrümde Risâle-i Nur gibi sırf imanî ve uhrevî bir hizmet-i kudsiyeyi dünyaya âlet etmemek ve menâfi-i şahsiyeye vesile yapmamak için, o makbul âdete ve o zararsız seciyeye (sadaka ve zekâta) karşı bana bir nefret ve bir kaçınmak ve şiddet-i fakr ve zarureti kabul edip elini insanlara açmamak hâleti verilmişti ki, Risâle-i Nur’un hakikî bir kuvveti olan hakikî ihlâs kırılmasın.” (Emirdağ Lâhikası, s. 313; Y. A. Neşriyat.)

Risâle-i Nur’un takip ettiği meslek ve meşrep dairesi içinde birbiriyle ülfet ve münasebet peyda etmeyecek mefhumların başında “ihlâs ile maddiyat” gelir.

Dolayısıyla, bir şahıs, rızâ-i İlâhî yolunda ihlâsla hizmet ederken, bunun karşılığı olarak herhangi bir maddî menfaat hesabı veya beklentisi içinde olmayacak. Olduğu takdirde, ihlâsı kaybeder.

Nitekim, 21. Lem’â olan İhlâs Risâlesinde bu meseleyi veciz ve tesirli bir üslûp ile izâh eden Üstad Bediüzzaman, ihlâsı kıran birinci ve en büyük mâninin “menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekabet” olduğunu kaydeder.

Evet, hayatını bütünüyle imân–Kur’ân hizmetine adayan Bediüzzaman Said Nursî’nin, zekât ve sadaka gibi maddî yardımları almamasının bir hikmeti, “en büyük kuvvet olan ihlâsın kırılmaması”dır; bu halin bir başka hikmeti ise, aslen ve neseben kendisinin seyyid, yani Evlâd-ı Resûl olmasıdır.

Pekçok kimse, onun bu yönlerini bilemediği için, zekât ve sadakayı reddetmesine ve hediyeleri de mukabilsiz kabul etmemesine akıl erdiremeyerek hayret ve taaccüp etmişler.

(Yeni Asya, M. Lâtif Salihoğlu)

13.06.2009

Bediüzzaman Ehl-i Beytten, Peygamber Soyundan mıdır?

Soru:
SELAMUN ALEYKÜM, Ailem Dergisi Mart ayındaki dergisinde üstadımızın babası Mirza efendinin ona MUHAMMET SAİD İSMİNİ VERDİĞİ DOĞRUMU? Bir de üstadımız ehl-i beytten olduğumu bilemiyorum diyor. Ehl-i beytten mi başka kaynaktan hiç araştırdınız mı?

Cevap:
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Ehl-i Beyttendir. Peygamberimizin (sav) hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin (ra) soyundan gelmiştir. Böylece iki silsileyi birleştirmiştir. Doğumunda babası göbek adı olarak Muhammed Said koymuş olabilir. Ama şu var ki isim önemli değil. Peygamberimiz (sav) “İsmi ismime uyacak” buyuruyor. “Yuvatıu” kelimesi ile.. Said kelimesi Muhammed kelimesine Ebced ve Cifirle uyduğunu “Ahmet Feyzi Kul” ağabeyin “Maidetü’l-Kur’an” isimli eserinde ispat edilmiştir. Orada başka hadisler ve haberler de vardır.

Üstadın “Ehl-i Beyt olduğumu bilemiyorum” demesi nüfus kütüğü ve şecere ile ispat edemiyorum demesidir. Çünkü bu söz mahkemede söylenmiş. Mahkeme resmi belge yeridir. Resmi belge ile ispatı elbette mümkün olmaz. Kendisinin Kürdistan’da doğması ve Kürtçe konuşması ehl-i beyt olmasına engel değildir. Bilakis kendisini gizlemesi içindir. Din bir imtihandır. Bu gibi hususlar araştırma ve akıl ile bilinir. Arayan bulur.

Ahir zamanın en dehşetli zamanında imana ve Kur’ana hizmet edecek böyle mükemmel bir zatın peygamberimizin hangi torunundan geleceği, Hasenî mi, yoksa Hüseynî mi olacağı İslam âlimleri arasında tartışma konusu olmuştur. (Mirkâtü’l-Mefâhîm, Aliyyü’l-Kârî, 5: 179) Bediüzzaman talebeleri ile yaptığı özel sohbetlerinde kendisinin anne tarafından Hasenî ve baba tarafından Hüseynî olduğunu müteaddit defa ifade etmiştir. (Abdulkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, 1: 36; Necmettin Şahiner, Son Şahitler, 1: 242; 3: 129) Böylece son müceddit ve mehdi olduğunu nesep yönünden ispat ettiği gibi, Mehdinin Hasenî mi, yoksa Hüseynî mi olduğu tartışmalarını da bitirmiştir.

Her şeyin bir sonu vardır. Her şeyin sonu onun en mükemmelidir. Velâyetin sonu da Mehdinin velâyetidir. (İbn-i Arabî, Fütûhât-ı Mekkiye, 3: 429–430; Ankâu’l-Mağrib, 15; Şeyh Mahmut Şebüsteri, Gülşen-i Raz, 10) Ondan sonra kıyamet kopacaktır. Bir başka veli gelmeyecektir. Bunun için Bediüzzaman kendisinden sonra herhangi bir velinin geleceğini haber vermemiş ve insanların nazarlarını Kur’ana ve telif ettiği Kur’an tefsiri “Risâle-i Nur Külliyâtı”na çevirmiştir. “Zaman camaat zamanıdır. Bundan sonra cemaatın şahs-ı manevîsi hükmedecektir. Zaman ferdiyet zamanı değildir. Baki hakikatler fani ve çürütülebilir şahsiyetlere bina edilmez. (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 11) Bu zamanda ancak “Risale-i Nur” “Ferdiyet” makamını temsil eder” (Kastamonu Lahikası, 57–58; Tarihçe-i Hayat, 256; Emirdağ Lâhikası, 261; Mektubat, 411)şeklinde ifadelerle talebelerine ders vermiştir.

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki Mehdilik görevi, yani insanlara hak ve hakikat dersi vermek, şüphelerini gidermek, imanını tahkiki yapmak “Risale-i Nur”u okumak ile olacaktır. O her yere girer ve dersini hiçbir tesir altında kalmadan verir. Nur talebelerinin de en önemli görevi onu neşr etmektir; okunmasını ve yayılmasını sağlamaktır. Onun neşri için çalışan “Risale-i Nur Talebesi” unvanını alır. Bunun için Bediüzzaman “Asırlardır beklenilen ve muntazır kalınan zat, Risale-i Nur imiş.. ” (Barla Lahikası, 102) hükmünü verir.

Ancak siyasi, ticari ve dünyevi çıkar peşinde koşanlar ve Mehdinin gelmesi ile çeşitli beklentiler içinde olanlar elbette bu izahları kabul etmeyeceklerdir. Çeşitli şahısları öne sürerek onun ile çıkarlarını takip etmekten geri durmayacaklardır. Ehli dalalet ve İslam düşmanları da bunlardan istifade ile kendi siyasetlerine alet etmeye çalışacaklardır. Bu babda İslam dünyasında pek çok fitneler çıkarılmış ve hepsi de neticesiz kalmıştır. Müslümanlara da hiçbir fayda sağlamamış bilakis pek çok zulüm ve haksızlığa kaynak teşkil etmiştir. Bunun için rivayetlerde “Mehdiye, ‘Sen Mehdisin’ denilince kabul etmeyecektir” denilmiştir. Bediüzzaman bu prensibe azami derece uymuş ve Mehdilik iddiasını kabul etmemiştir; ancak ret de etmeyerek, Mehdiye ait vazifeleri Risale-i Nur Eserlerinin yapacağını ifade etmiştir. Bu babda mehdinin halife olacağı hadisini de “Hz. Hasan (ra) ın altı aylık hilâfetini Risale-i Nur Celcelutiye ve Cevşenü’l-Kebir’den aldığı feyizle hilâfetin en kuvvetli ve en ehemmiyetli vazifesi olan ‘Neşr-i Hakaık-ı İmaniyeyi yaparak tam bir beşinci halife olmuştur” (Emirdağ Lâhikası, 1: 65–66) şeklinde izah eder.

Bediüzzaman kendisinin Mehdi olduğunu Risale-i Nur eserlerinde açıkça söylemez ancak Risale-i Nur talebelerinin Mehdi’nin talebeleri olduğunu açıkça ifade eder ve şöyle der: “1284 (1877) de Avrupa kâfirleri Rusları tahrik ederek meşhur 93 harbini netice verdirdiler. O zaman Mevlâna Halid’in şakirtleri o zulümâtı dağıtır. Ondan yüz sene sonra (1977) zulümatı dağıtacak olanlar Mehdinin talebeleri olacaktır” (Şualar, 619–620) der.

Risale-i Nur Külliyatı gibi mükemmel bir tefsir-i Kur’anın müellifi olan ve bunu da kendi ilmi ve düşüncesi ile değil, “İlham-ı Rabbani” ile yazdığını ifade eden Bediüzzaman gibi bir dâhinin ehl-i beytten olması akıldan uzak değildir.

Sonuç:
Mehdilik bir iddia değil; “kâinatta en yüksek hakikat olan muazzam iman davasının” ve mücadelenin temsil edilmesi hadisesidir. Davayı bilmeyen iddiaya sapar. Dava tahakkuk etmiş ve bu muazzam mücadele verilmiş ise onun sahiplerine yüce Allah’ın ahirette bir yüce makam verecektir. Deccal ve Süfyan ile mücadelenin sonucu Allah tarafından verilen bu makamın adı “Medhiyet” makamıdır. Bu boş iddialar ile kazanılamaz. Bir davamız yok ise veya Mehdinin davasını bilmiyor, tanımıyor isek boş iddiaların bize kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Bilakis Deccal ve Süfyan’ın bilmeyerek oyununa gelmek gibi büyük mesuliyet altına girme tehlikesi vardır.

Bize göre ahir zamanda gelmesi müjdelenen Mehdi gelmiştir. Bu Bediüzzaman Said Nursi’dir. (ra) Davası olan İman Davasının izahı isbatı olan Risale-i Nur Külliyatı Kur’anın tefsiri ve ilham eseri olup Peygamberimizin davası olan “İman Davası”nın Bediüzzaman’ın yani Mehdi’nin davasının en büyük delilidir. Kurtuluş ancak iman iledir. İman ise Tevhidin anlaşılması ile kalbin tatmin, aklın ikna olması sonucu kalpte hâsıl olan bir nurdur. Elbette böyle bir eserin sahibi peygamberimizin (sav) soyundan gelmiştir. Kürdistan’da doğması, Kürtçe bilmesi peygamberin soyundan gelmesine engel değildir.

Peki, Bediüzzaman’ı (ra) Mehdi kabul etmezsek ne olur? Ehl-i dalalet birçok Mehdi çıkarır. Müslümanları böler ve her gurup Mehdi benim liderim der. Diğeri ile kavga eder. Bu böylece sürüp gider. Ehl-i dalalet de bunları birbirine düşürür kendi işini yapar ve Müslümanları ezmeye devam eder. Müslümanlar da Mehdi gelecek bizi kurtaracak diye bekler durur ve bir araya gelerek güç birliği sağlamazlar. Nasıl olsa Mehdi gelince her şeyi tek başına düzeltecektir.

Mehdinin davası mehdiyettir. Adı Mehdi olması gerekmez. Ahir zaman peygamberinin adı çoktur. Muhammed, Ahmed, Hamid, Munhamenna, Faraklit gibi çok ismi vardır. Şimdi Yahudi ve Hıristiyanlar hala daha Munhamennâ ve Faraklit insimde birini bekleyip duruyorlar. Hâlbuki ahir zaman peygamberi geleli 1500 sene olmuş. Maalesef onlar İman davasını kaybettikleri ve Tevhitten saptıkları için Teslisi güçlendirecek veya Yahudilere dünya hâkimiyeti verecek bir Ahir zaman peygamberinin kendi içlerinden çıkmasını bekleyip duruyorlar. Kıyamet kopacak yine bekleyecekler. Hesap günü olunca gerçeği görecekler ama o zaman da iş işten geçmiş olacaktır. Bizdeki Mehdi bekleyenler de Mehdinin İman davasını tanımadıkları müddetçe ölene kadar, gelenler de kıyamete kadar kendi içlerinden Muhammed Mehdi adında bir siyasi liderin çıkarak iktidarı ele geçireceğini ve yanındakilere bakanlıları ve devletin mallarını vermelerini bekleyip duracaklar ve siyası mücadele içinde olacaklar ve iman davasından mahrum kalacaklardır. Bu bir imtihandır. Allah kendi rızasını isteyenlere nasip eder. Dünya nimetlerini isteyenleri ise Allah çeşitli dünyevi sıkıntılar içinde bırakır. Birbirleri ile çekişip dururlar. Herkes kendini üstün görür diğerini hakir görür kavga eder dururlar.


Zamanın ezberini bozan dâhi "Bediüzzaman"


Mânevî çiçeklerin habercisi…

Yüreğindeki çiçekleri tohum tohum serpen bir ruh.
Şu aleme sanki başka bir asırdan gelmişti, sanki başka bir alemin adamıydı o. Duruşu, bakışı kıyafeti ve tavrı başından beri başkaydı. Ahir zamanda asr-ı saadeti arayan bir kalp duruyordu zamanın aynasında. Belki de garipliği bu yüzdendi. Bu yüzdendi belki de yeniliğin içinde eskiyenlere rağmen eskidikçe yenilenmesi. Zamanına “garip” gibi görünmesindeki güzellik bu yüzdendi belki de. Zamana asırların ötesinden açılan eşsiz bir güzelliği taşıyabildiği içindi belki de “Bediüzzaman” sıfatını taşıması.

Aradığı “neden” ve “niçin”ler öylesine doyumsuzdu ki; “ilmi”, yaşın ve zamanın sınırları içine hapsetmeye çalışanları gördüğünde medresenin duvarlarına sığmadığını fark etti ve küçük Said gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebildiği sık ve gür bir ormandan geçip; Zât-ı Zü’l-Celâlin azametini tecelli ettiren iri yıldız kümelerinin altında medreseyi terk etti. Bu onun ruhundaki yenilik arayışının ilk tezahürlerinden biriydi. Ne medresedeki talebeler böyle bir istidada tahammül edebilmişti ne de ilme aç bu küçük çocuk katlanabilmişti herkesin geçtiği yerlerden geçmeye ve herkesin bindiği vasıtalara binmeye…

O yepyeni bir ruh olmaya talip olarak gelmişti şu âleme.

Ya da yepyeni bir ruhu tazelendirmek için… tozlanmış, paslanmış bir yüzü tekrar ve yeniden parlatmak için.
Bu yüzdendi acelesi, bu yüzdendi ummanı yüreğine doldurmaya çalışması. Belki de erken gelmişti ama zaman, gelecek olanlara zemin hazırlama zamanıydı. Bütün dünyada rengarenk açacak çiçeklerin tohumları serpilmeliydi ve tarla da alem-i İslam’ın şu zamandaki kalbi olan Türkiye idi.
Bu yüzden medresede usulüne göre yirmi senede ancak tahsili mümkün olan ilimlerin özünü üç ay gibi kısa bir sürede kendine has metotlarla ikmal ve tahsil etti. Sonuçta kendisine hangi kitabı sorduysa okudum diye cevap veren genç Said’e Molla Fethullah; “geçen sene deli idin, bu sene de mi delisin?” Demişti. Zira bu kadar kitabı bu kadar kısa sürede bitirmesini aklına sığıştıramamıştı. Fakat sonrasında hangi kitaptan sorduysa cevabını aldığında ise hayretini de gizleyememişti.
Sadece Molla Fethullah değil onunla münazara yapan Doğu’nun bütün alimleri de sıradan bir istidat ve kabiliyetle karşı karşıya olmadıklarının farkındalardı.

Bitlis Valisi Ömer Paşa’nın misafiriyken yine yüksek ilimlere dair 40 kadar kitabı hafızasına alıp üç ayda bir devrediyordu. Van Valisi Tahir Paşanın konağında da bütün müsbet ilimleri araştırıp öğrenmeye başladı. Kısa zamanda tarih, coğrafya, matematik, jeoloji, fizik kimya, astronomi, ve felsefe gibi ilimleri şahsında mezcetti. Coğrafyaya dair bir münazarada bir günde coğrafya kitabını, başka bir sefer 5 günde inorganik kimyayı öğrenmişti. Matematikteki en zor problemleri bile zihninden çözüyordu. Hatta matematiğe dair bir eser bile yazmış fakat bir yangın neticesinde kaybolmuştu.

İstibdada doğuştan hasımdı.

Zira hürriyeti Rabbi doğuştan vermişti. Bu yüzdendi çorbasının tanelerini daha küçük yaşta karıncalarla paylaşması. Karıncalara bakarken de 1910'da gittiği Tiflis'deki Şeyh San'an tepesinde Rus polisiyle konuşurken de medresesinin planını yapıyordu. Her iki bakış açısı da aynı gerçeği gösteriyordu aslında. Biri kendinden zayıfları ezmemeyi ve elindekileri onlarla paylaşmayı ders verirken diğeri de tahakküm altında yaşamaktansa hürriyet için ölümün faziletini işaretliyordu. Hem bu yüzdendi kurtuluş savaşında cihada fetva vermeyen Şeyhülislamlara “karşı fetva” vermesi ve milletin hürriyeti için hayatını hiçe sayması. Yine bu yüzdendi meşrutiyeti İslam adına savunması.
Öyle ki hilafetin saltanata dönüştüğünden bu yana gittikçe paslanmış olan bu sisteme alışkın bir direnç gösterenlerin direncini kırabilecek kadar güçlü delillerle ortaya çıkan tek İslam mütefekkiridir Bediüzzaman. Dolayısıyla yeri geldiğinde İslam’ın esaslarıyla çelişen bir gelenekçiliğe karşı çıkabilen bir tecdidin sahibi diğer taraftan ise Cumhuriyet ve yenilikçilik adı altında yapılan baskı ve keyfiliklere de “rast gelsem sille vuracağım” diyecek kadar gerçek bir hürriyet aşığıdır O.

Hürriyetin batı medeniyetiyle değil batıya dahi İslam medeniyetiyle ulaştığını ve hürriyetin en güzel asr-ı saadette parladığını da ilk defa gösteren yine odur. Günümüzün İslam dünyasına baktığımızda ise bu görüşlerin hala Said Nursi’nin oldukça gerisinde kaldığını görebiliriz.
Fikirleri ve düşünceleri o denli yeni ve yenileyiciydi ki devrin devlet adamları zihinlerine sığdıramadıkları bu büyük fikirlerin sahibine “deli” damgası vurup medresenin duvarları arasına sığmayan bir dehayı tımarhanenin duvarları arasına sığdırmaya çalıştılar. Fakat “eğer Bediüzzaman’da zerre kadar delilik emaresi varsa, dünyada akıllı adam yoktur.” hükmünü veren doktor raporu ise yaşadığı zamanda kendisine biçilen elbiselerin hep dar geldiğini tescil eden vesikaların tekerrürü olarak kaldı.
Belinde hançer ve tabanca, göğsünde fişeklik ile tam bir erkan-ı harb kıyafetinde herkesin ezberini bozan bir alimdi Said Nursi.
İlmi, kıyafetin, yaşın ve kalıpların içine sokmaya çalışan herkesin ezberini bozan bir mütefekkirdi o.

Sadece görünüşüyle değil aynı zamanda tarzıyla da kalıpları kırabilecek bir dirayeti üzerinde taşıyordu üstelik. Özellikle İslam’a dair yazılan kitapların cam gibi Kur’an’ı göstermesi gerekirken yazılan kitapları anlamak için başka kitaplar yazılıyor ve şerhlerin şerhleri yapılıyordu. Oysa dünyadaki materyalist fikirler hızla yayılıyor ve semavi değerler reddediliyordu.
İşte zamanının ruhunu okuyabilen bu dahi adamın en önemli amacı, dinin gerçeklerini bu asrın anlayışına uygun en yeni izah ve yaklaşım metotlarıyla ispat ederek pozitif ilimlerle İslam’ın çağı okuyan kalp atışlarını, insanların kalplerinde ve ruhlarında hissettirmekti. Bu eğitim tarzını ise alem-i İslam’ın düğüm noktası olan Anadolu’dan başlayarak yaymaya çalıştı. Din ve bilim beraberliğini esas alan merkezi bir eğitim kurumu onun en büyük ideali ve hayaliydi. İkinci Abdülhamit’ten Sultan Reşat’a kadar pek çok devlet adamıyla görüştü. Çok uğraştı. Ama olmadı…

Bütün bu mücadelelerin ardında anladığı tek bir şey vardı; değişen ve başkalaşan zamanın şartları içinde gül yetiştirmek, gül kokmak ve gül olmak gerekti. Gül, nezafetini, tevazusunu ve kendisine verilen hakiki güzelliğin sahibini gösterebilmeliydi. Rengarenk gönüllerde açıp, can yakıcı güzelliği yüreklerde okunmalıydı. Madem ki özlemini duyduğu medresesi Van’da kurulamamıştı öyleyse yüreklerde kurulmalıydı. Duvarların arasına sığmayan fikirler pekala gönüllere sığabilirdi. Ama olmadı. Gönüllere de sığmadı ve taştı…

Evet gönüllere büyük ve yüksek iman üniversiteleri kuruldu.

Her birinin yüzlerce binlerce gönüllü talebeleri olan iman üniversiteleri.
Odaları, sınıfları, duvarları ve sıraları olmayan açık üniversiteler kuruldu. Her duyarlı yüreğe açık bir mektep; nur mektebi, irfan mektebi.
Bu üniversitede Kur’an kainatı okuyordu. Devam devamsızlık gibi bir problem yoktu. Gönüllülük esastı ve her bir talebe özgür vicdanıyla hareket ediyordu. Kılık kıyafet şartı da aranmıyordu hem. İsteyen istediği kadar istifade edebiliyordu.
Sözü değil metni, kitabı ve vahyin ilk kelimesi olan “Oku!” emrini önceleyen bu hareket dolayısıyla sözü de kuvvetlendirmişti aslında. Evet her şey kitaplar üzerine kurulmuştu. İslam aleminin en geri kaldığı, en ihmal edildiği bir noktadan başlatılmıştı her şey.
Böylece ezberler yavaş yavaş bozulmaya başlıyordu....

***

Bir köy; Barla. Kuş uçmaz, kervan geçmez bir köy.

Bir adam; Said Nursi. Lastik ayakkabısı çamura saplandığında bile yardım etmeye çekinen insanlar… Kendisine selam verenlerin alınıp sorguya çekildiği talihsiz zamanlar... “Dost istersen Allah yeter.” Sözünü söyleten sonu gelmeyen kareler… Vatanı için kanının son damlasına kadar savaşan bir vatanpervere vatanı zindan edenler… İşte Onu kasaba kasaba sürüp zindanlarda çürütmek isteyenler, Barla’da yalnızlığa gömüp unutturmaya çalışanlar, bu manevi çiftçinin Kur’an’ın manevi tohumları olan Nur Risalelerini, Anadolu’nun şehit kanıyla sulanmış bereketli topraklarına ve yüreklerine serpmesine vesile olduklarının da farkına varamadılar.
Zamanın duvarlarına sığmayan Said Nursi’yi hapishanenin duvarlarına sığdırmaya çalışabileceklerini zannettiler. Said’in, tohum gibi düştüğü her zindanda binlerle tohumu netice verecek bir ağaç olarak dallanıp budaklandığını göremeyecek kadar kördüler. Evet, çürüdükçe dirilen bir tohum, eskidikçe yenilenen bir ruh; Risale-i Nur…

Hayatın hidayetle açıldığı ve sadece bir kere değil her daim hidayete açıldığı bir diriliş. Tomurcuk tomurcuk, çiçek çiçek, renk renk... Hidayetlere tecelli ve ayna olan bir ruh. Kur’an hakikatlerinin o aynadan zamanın yüreklerine yansıdığı yüksek hakikatler… İşte yüreğini hakikat aynasına çeviren kabiliyetlerin her birini bir köşede yıldız yıldız yakan Nur Risaleleri…
Hayatı güzelleştiren Zat’ı hayatın içinde hissedebildikçe, hayatı anlamanın tercümesiydi Nur Risaleleri. Hayatın içinde zaten varolan o rengarenk ilahi isimleri fark ettirebildiği ölçüde ihya hareketi başlamış oluyordu. İmanın mertebelerindeki inkişaflar gerçekleştiği sürece yenilenme ve tazelendirme “diriliş” dediğimiz kelimeyi izah edebilecekti.

Akıl almaz bir okuma ve tefekkürle başlayan ve devam eden bir kesb. Bıkmadan yorulmadan ama dikkatle arayan bir ruhun nefesini tutarak hakikatlere açılması. Okumayı, tefekkürü ve şefkati yaşam biçimi haline getirmesi. Kalplere nüfuz edebilen bir yenilenme hareketi. Yaşadığı inayetler ise, Allah için anadan, babadan, yardan ve serden geçen bir gayrete Rahmanın en güzel hediyesiydi. Hakiki anlamda sadece Allah’a gönlünü açan Said Nursi’nin vehbe mahzar olması işte böyle bir şeydir.
Maddede boğulacak kadar dünyaya perestiş edenlere en güzel cevaptır “Beni dünyaya çağırma ona geldim fena gördüm” sözü. Ama aynı zamanda dünyadan el etek çeken bir anlayışa karşı semada süzülen bir uçağı göstererek “nev'imle iftihar ediyorum” diyen de, maddi terakkinin gerekli olduğunu söyleyen de odur.

Sözgelimi Avrupa’dan gelen yeni buluşlara bid’at diyen Şeyhülislam Ziyaeddin Efendinin bu konuda ileri sürülen delillere direnmesi ve elektriği dahi bid’at olarak nitelendirmesi üzerine, Bediüzzaman’ın münazara ettikleri odanın elektrik düğmesini kapatarak cevap vermekten başka çaresi kalmamıştı. Evet bir şeyhülislamın elektriğe dahi bid’at dediği zamanlardı.
Bu bakış açıları, iki uç arasında gidip gelen günümüz Müslümanlarına doğru İslam’ı göstererek, çürük yaklaşım biçimlerinden kurtarmak için Said Nursi’nin mevcut ezberi bozan tavırlarından sadece birkaçıdır.
Dolayısıyla Bediüzzaman büyük bir medeniyet inşasını, bilgi toplumu üzerine kuruyor ve “Ben söylesem dahi mihenge vurun” diyen bir sorgulama ve tahkik etme metodunu önceliyor, bilgisiz teslimiyeti itikat zayıflığı sayıyordu. Bu da bilgi çağı olan günümüzde sağlıklı bilgiye ulaşmada Onun “delile” verdiği önemi ifade ediyordu.

Bu öylesine bir yenilenme ve yenileme hareketiydi ki hayatın her alanına nüfuz edebiliyordu. Sözgelimi medeniyet harikaları dediğimiz uçaktan ışınlamaya, sondajdan elektriğe, televizyon, radyo ve telsiz telefondan en ileri tıbbi gelişmelere kadar pek çok buluş, keşif ve icatlar Said’in tefsirinde Kur’an’ın peygamberler eliyle beşeri teşvik eden hakikatleri olarak yerlerini alırken diğer taraftan henüz o zaman için çok yeni olan güneşin 12 gezegeninden, atom altı boşluklar zannedilen ve henüz yeni yeni keşfedilen külliyatın tabiriyle akışkan şeffaf bir madde olan “esir” den bahsediliyordu. Kısacası bu öyle güçlü bir tefsir anlayışıydı ki içinde modern bilimlerden hadislere, felsefeden kelama, mantıktan söz sanatı olan belağata, sosyolojiden İslam tarihine, psikolojiden tasavvufa ve eğitime varıncaya kadar pek çok ilim dalı yepyeni bir anlayışla yeniden yorumlanmıştı. Dolayısıyla Nur Risaleleri Kur’an’ın ruhuna nüfuz ederek yapılan İslam’ın bu zamandaki en yeni ve en kapsamlı ihya hareketiydi.
İşte Said Nursi; “Beni, skolastik düşünce bataklığı içine saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum”derken tam da bunu kasteder.

O öylesine zamanının alışık olmadığı bir fikir ve dinamizme sahipti ki nihayetinde kabına sığmayan Said zamanına da sığmadı ve kendi zamanında bu yenilenmeyi anlamamakta ısrar edenleri, bulunduğu zaman diliminde bırakıp, zamanının ötesine geçerek konuşmaya başladı: “Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Said'ler, Hamza'lar, Ömer'ler… Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum…”
Bu, Bediüzzaman’ın turfanda tazeliğindeki fikir ve görüşlerini zamanın içine hapsetmeye çalışanlara karşı verdiği en anlamlı cevaptı.
Böylece Mevlana’nın; "Şimdi yeni şeyler söylemek lazım" sözünü rehber ederek “sözün yenisini” arayanlar için Bediüzzaman’nın hayatını çekirdek yaptığı Nur Risaleleri zamanın en güzel cevabı olmuş oluyordu.


Yusuf SÖNMEZ
GENÇ YAKLAŞIM DERGİSİ