Ehl-i Beyt, yahut Âl-i Beyt, terim olarak “ev halkı, hane halkı” demektir. Ancak, bu terim ve tâbir, hassaten Hz. Peygamber’in (asm) yakınları için kullanılmaktadır. Yâni, Âl-i Beyt denince, evvel emirde Hz. Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâmın hane halkı, yakın akrabaları ve bilhassa onun mübarek neslinden gelen seyyidler ve şerifler akla gelir. Peygamber (asm), kendi neslinin aynı zamanda damadı olan “Ali’nin nesli” olduğunu söylemiştir ki, bu sözüyle torunları Hz. Hasan (ra) ile Hz. Hüseyin’in (ra) neslinden gelecek olan nuranî silsileyi kast etmiştir. Bu mübarek silsileden olanlara, ayrıca “Evlâd-ı Resûl” da denilmektedir.
Başlangıçta “Evlâd-ı Resûl” olanlara, yani Hz. Peygamber’in (asm) soyundan gelenlere sadece “seyyid” denilmekte iken, bilâhare Hz. Hüseyin’in (r.a) neslinden gelenlere de seyyid, Hz. Hasan’ın (r.a) soyundan gelenlere ise şerif denilmeye başlandı.
Seyyidlik, Araplara mahsus değil
Seyyidlik, ırkî mânâda bir neslin, bir milletin adı değildir. Seyyidler, Hz. Peygamber’in (asm) soyundan geldikleri için, seyyidlik de, mübarek bir neslin, mukaddes bir milliyetin adıdır.
Buna göre, seyyidlerin illa da Arap olması gerekmiyor. Nitekim, başka unsurların içinde de çoklukla seyyid olan kimseler ve aileler var.
Dolayısıyla, unsuriyet itibariyle Türk, Kürt, Acem veya Çerkez oldukları halde, aynı millet veya topluluğun içinde seyyidler ve şerifler de bulunuyor.
Hz. Peygamber’in (asm) erkek evlâtları yaşayamadı. Küçük yaşlarda vefat ettiler. onun kızı olan Hz. Fatıma (ra) ise, Hz. Ali (ra) ile evlendi.
Böylelikle, Resûlullah’ın nesli kız evlâdından çoğalmaya başladı. Kız evlâdı cenahıyla çoğalan bir nesil ise, etnik, yani yaygın anlamıyla ırkî olmaktan çıkar. Bir başka mahiyet kazanır.
İşte, Hz. Fatıma’dan çoğalarak “Evlâd-ı Resûl”den sayılanlar, mübarek bir nesil, nuranî bir silsile hüviyetini, yahut bir “mukaddes milliyet” mahiyetini kazanmış oldular.
Emirdağ Lâhikası isimli eserinde (s. 233) yer alan bir mektubunda, mânen “Ben de Âl-i Beytten sayılabildim” diyen Üstad Bediüzzaman, seyyidlerin kuvvet ve ehemmiyetinden şöyle söz eder: “Bugün tarih-i âlemde hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun.” (Mektubat, s. 426.)
Mânevî sultanlar
Bir Müslüman hangi milletten olursa olsun, neslen seyyid birisiyle evlendiğinde, doğacak çocukları da seyyid olur. Bundan dolayıdır ki, her milletin içinde seyyid kimseler var. Bu da, seyyidlerin nesil itibariyle pek büyük bir yekûn teşkil ettiğini gösteriyor.
Seyyidler, sayıca çok oldukları halde, dünya saltanatı onlara hiç yaramadı. Hz. Peygamber’in (asm) torunlarının başına gelen fecâatler, ayrıca Mısır’daki Fatımî Devleti, Afrika’daki Muvahhidîn ve İran’daki Safevîler’in fecî âkıbetleri gösteriyor ki, siyâsî ve dünyevî saltanat, Evlâd-ı Resûl’e yaramıyor.
Onlara en ziyade yaraşan ve yakışan ise, mânevî saltanattır. Şâh-ı Merdan olan Hz. Ali’nin, aynı zamanda asırlara hükmedecek bir “Şâh-ı Velâyet” olması, bu sırdandır.
Dünyanın her yerindeki Müslümanlar, seyyidlere daima hürmet etmişler, kadr û kıymetlerini baş üstünde tutmuşlar. Hatta, devlet ve hükümetlerin çoğu, onlara birtakım ayrıcalıklar tanımışlar.
Meselâ, Osmanlı Devleti, seyyidler için “Nakibuleşrâf” diye bir daire kurmuş ve bu daire kanalıyla hemen her türlü ihtiyaçlarına cevap vermiştir. Hatta öyle ki, evlenme durumlarını bile takip etmiş ve liyakatsiz kimselerle evlenmelerinin önüne geçmiştir. Osmanlı’dan sonra bu daire de lağvedildi ve bu ulvî hizmet büyük çapta akamete uğratıldı.
Kudsî kahramanlar
Bediüzzaman Said Nursî, Al-i Beyt neslinden gelenlere dünya saltanatının yaramadığını ifade ettiği aynı yerde, bu ulvî kahramanların ve bu mânevî kumandanların, İslâm cemiyetini mânen ayakta tutmakla beraber, hükümetlere de tesir ederek, onların istikamet üzere gitmelerine yardımcı olduklarını beyan eder.
Bu kudsî hizmetleri itibariyle özellikle çığır açan ve büyük vazifeler gören zâtlardan şöyle bahseder Bediüzzaman:
“Hattâ onlardan bir tanesi olan Seyyid Ahmed es-Sünûsî, milyonlar müride kumandanlık ediyor. Seyyid İdris gibi diğer bir zat, yüz binden fazla Müslümanlara kumandanlık ediyor. Seyyid Yahyâ gibi bir başka seyyid, yüz binler adamlara emirlik ediyor, ve hâkezâ… Bu seyyitler kabilesinin efradlarında böyle zâhirî kahramanlar çok olduğu gibi, Seyyid Abdülkadir-i Geylânî, Seyyid Ebu’l-Hasen-i Şâzelî, Seyyid Ahmed-i Bedevî gibi mânevî kahramanların kahramanları dahi varlarmış.” (Mektûbat, s.426.)
Seyyidler neslinden gelen zâtlar için benzer bir yaklaşım tarzını da on Dokuzuncu Mektup’ta şöylece izah eder:
“İşte bak: Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur’âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.” (Age, s. 101.)
Bu noktada, ister istemez akla şöyle hakikatli bir sûal geliyor: Burada ismi zikredilen İslâm tarihinin en parlak yıldızı ve kutup şahsiyetlerinin tamamı Al-i Beytten olduğuna göre, acaba son müceddit olarak bilinen Hz. Bediüzzaman da aynı silsileden değil midir?
O Bediüzzaman ki, “Helâket ve felâket asrının adamı”dır. Elbette, diğer mübarek zatlar gibi, onun da Al-i Beytten sayılması gayet derecede mâkul ve münasiptir. Nitekim, birtakım hikmetlerle örülmüş perdelerin arkasındaki deliller, onun da aynı nuranî silsileden olduğunu gösteriyor.
Mânevî şahsiyetini perdeleme hikmeti
Üstad Bediüzzaman, mânen olduğu gibi, neslen ve neseben de bağlı bulunduğu Âl-i Beyt tarafını mümkün mertebe örtmeye, perdelemeye çalışmış. “Ben, kendimi seyyid (bilmiyorum değil) bilemiyorum” demiş ve eklemiş: “Bu zamanda nesiller bilinmiyor.”
Siyâdet gibi Mehdiyet tarafını da gizlemeye âzami derece hassasiyet gösteren Üstad Bediüzzaman, bu mesele hakkında ayrıca “Halbuki, âhir zamanın o büyük şahsı (yani Mehdi), Âl-i Beytten olacaktır” diyor. (Emirdağ Lâhikası, s. 232.)
Bediüzzaman, âhirzamanın en büyük şahsiyeti olan Hz. Mehdi hakkında neden “perdeli” konuşmak gerektiğini ise, 24. Sözün Üçüncü Dalında gayet açık, vâzıh şekilde izahlarda bulunuyor. Bu bahiste “hikmet-i ipham” sâdedinde, bilhassa “teklif ve imtihan sırrı”na dikkat çekerek, bu mühim noktalara ters düşülmemesi gerektiğinin altını çiziyor.
Bediüzzaman Said Nursî, seyyidliği ve Mehdiliği hakkında büyük tahşidatla yaptığı örtme ve perdeleme gayretine rağmen, kendi tâbiriyle “Nurun fevkalâde has şâkirdleri” ve “Nurun ehemmiyetli ve çok hayırlı şâkirdleri”nin hatırını büsbütün kıramayarak, onların bir nevi “perdeyi aralama” bâbındaki bazı mektuplarını, fıkralarını, şerh, izâh ve hâşiyelerini, eserleri olan Nur Risâlelerine dahil etmiş.
Şimdi, bunlardan bazılarını buraya iktibasen alarak konumuza devam edelim.
“Üstadımız hem birinci, hem de ikinci Âl’dendir”
Tam tekmil son baskı Lem’âlar isimli eserde yer alan bazı Nur talebelerinin vâzıh izahlarında, Üstadlarının her yönüyle Ehl-i Beytten olduğuna dair kesin kanaat ve ifadeleri var.
İşte, “Büyük Ruhlu Küçük Ali”nin imzasıyla Yirmi İkinci Lem’ânın “Hatime”sinde yer alan “Haşiye”nin hülâsası:
“İmam-ı Ali Radiyallahu Anh, (’Eminnî mine’l-fecet/Kurtar, emân ve emniyet ver’ ve ‘Lâ tehşâ/Çekinme, korkma’) gibi kerâmetli kelimeleriyle, bizlerin hapisten, mahkemeden kurtulacağınıı hârika bir tarzda izhâr ediyor.
“Çünkü, evlâdından olan Gavs-ı Geylânî (ra), kendi omzunda Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın kademini (ayak izini) gördüğü gibi, evlâdından olan ve her asırda Âl-i Beytten gelen mehdî ve müceddit, verese-i enbiya olan muhakkikleri, fertleri görüp kendi kademini o mübarek gelecek zatlara basmış.
“Hususen, Risâle-i Nur müellifi zamanın Abdülkadir’i Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine, sâir evliyaya muhalif olarak müphem değil, sarihan haber vermesi, bizce birinci Âl’den olduğu kati’dir. Çünkü, sinek gibi bir mahlûkun Üstadımızı taciz etmemesi, neslinden olan Abdülkadir-i Geylânî’den irsiyet almıştır.
“Gerçi, Üstadımız mahkemede ehl-i vukufa karşı ikinci Âl-i Beytten olduğunu onlara ispat etti. Fakat, maksadı tam ihlâsa muvafık olduğu için, kendi şahsını azlediyor; Kur’ân’ın bir elmas kılıcı olan Risâle-i Nur’u gösteriyor.” (Age, s. 418.)
Bu son paragrafta bahsi geçen hadise, 1944′teki Denizli mahkemesinde cereyan etti. Üstad Bediüzzaman, bu hususta şunları kaydediyor: “..Hem mahkemede Denizli ehl-i vukufu, bazı şakirtlerin bu itikatlarına göre, bana karşı demişler ki: ‘Eğer Mehdilik dâvâ etse, bütün şakirdleri kabul edecekler.’ Ben de onlara demiştim: ‘…Gerçi, mânen ben Hazret-i Ali’nin (r.a.) bir veled-i manevisi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselam bir mânâda hakiki Nur şakirtlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beytten sayılabilirim. Fakat, bu zaman şahs-ı manevî zamanı olmasından ve Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şan şeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlâsa tam muhalif olmasından, Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makamata gözümü dikmem. Ve Nurdaki ihlası bozmamak için, uhrevî makamat dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbur biliyorum’ dedim, o ehl-i vukuf sustu.” (Emirdağ Lâhikası, s. 232.)
Bu arada, Küçük Ali’in ifadeleri arasında geçen “birinci ve ikinci Âl-i Beyt”in izahına kısaca bakmakta fayda var.
Bu hususla alâkalı olarak, yine son baskı Lem’âların Dokuzuncu Lem’âsında şu ifadeler yer alıyor: “…Kat’iyen bil ki, Resul-i Ekrem Âl’dir; biri Aleyhisselâtü Vesselâmın iki Âl’i var. Biri, nesebîde şahs-ı mânevisi ve nuranîsinin Risâlet noktasındaki Âl’i var.” (Lem’âlar, s. 142; Y. A. Neşriyat)
Üstad hem seyyid, hem de şeriftir
Nur’un has şâkirdlerinden Büyük Ruhlu Küçük Ali (Isparta) gibi, Denizli kahramanı Hasan Feyzi Efendi de, Üstad Bediüzzaman’ın Âl-i Beytten olduğuna inanmış; hatta onun hem seyyid, hem de şerif olduğuna tam kanaat getirmiş bir âlim-i veli şahsiyettir.
Hasan Feyzi’yi Üstad Bediüzzaman’a götüren ve bağlayan pusula, kendisiyle aynı ismi taşıyan hocasının hocası olan zatın uzun yıllar önce talebelerine müjdelemiş olduğu kerâmetli bir haberdir.
Bu müjdeli haberle ilgili olarak Bediüzzaman Said Nursî’ye bir mektup yazan Milaslı Halil İbrahim, Üstadına hitaben şöyle diyor: “Muhterem efendim. Mesmuatıma nazaran (duyduğuma göre), Denizli de, bundan yetmiş seksen sene evvel (1877–78 yılları) büyük bir evliyadan Hasan Feyzi isminde bir zat, bir gün talebelerine, ‘Bugün Kürdistan’da bir evliya dünyaya geldi’ diye beşarette bulunmakla zât-ı devletlerini işaret buyurmuş.” (Emirdağ Lâhikası, s. 172.)
Şimdi, bu tek paragraflık ifadeden çıkarılabilecek birçok mânâ var. Bunlardan iki tanesinden kısaca bahsedelim.
Birincisi: Kendi mânevî şahsiyeti ile alâkalı bir mesele olduğu için, Üstad burada sükût etmekle iktifa ediyor. Yani, ne “Evet, o zat benden bahsediyor” diyor, ne de “Hayır, işaret edilen kişi ben değilim” diye reddediyor. İkincisi: Yine mânevî hüviyeti ile alâkalı olduğu için, bu müjdeli sözün içindeki bir tâbiri “evliya” şeklinde tâdil ediyor, değiştiriyor. Böylelikle, kendisine izafe edilen o kudsî hüviyeti gizliyor, örtüyor, setrediyor…
Burada bir gizlemenin, yahut perdelemenin söz konusu olduğunu şuradan anlıyoruz ki, bir kimse doğar doğmaz dünyaya “evliya” makamında gelmez. Bir kimse, sonradan evliya, ulemâ, urefâ, vesaire olur. “Bugün dünyaya geldi” denilen kişi, olsa olsa “beklenen”, yahut “tavzif edilen” bir zât olur. Dolayısıyla, söz konusu müjdeli haberin orijinalinde, “evliya” tâbirinin yerinde bir başka ifade vardır ki, onu da burada perdeyi yırtarcasına dillendirmek istemiyoruz. Âriflere bu kadarlık bir târif kifayetli olmalı.
Gelelim, Hasan Feyzi Efendinin, bir zamanlar “Said-i Kürdî” de denilen Üstad Bediüzzaman’ın zahirî ve batınî nesli, nesebi, hüviyeti ve milliyeti ile alâkalı düşünce ve kanaatlerine…
* * *
Hasan Feyzi, Üstadının zahiren Kürt olmakla beraber, hakikatte seyyid ve şerif oluğuna dair fikir ve itikadını şu sözlerle ifade ediyor:
“Ona (Bediüzzaman’a) ‘Kürdî’ denilmesi ve kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali’de (r.a.) görülen ‘Yâ müdrike’ kelimesinin hazf ve kalbiyle (tersinden ve düzünden iki mânâ: Ey Kürt ve ey idrak eden) ‘Kürt’ imâ ve işaretinin bulunması, gerçekten Kürtlüğüne delâlet etmez ve onun mânevî silsile-i şerafet ve siyadetten (şerif ve seyyid olmaktan) tenzil ve teb’idini (düşürme ve uzaklaştırmayı) icap ettirmez.
“Bu isnad ve izafe (yani, onun Kürdî lâkabı), Kürdistan’da doğup büyüyen ve bu lâkapla mâruf ve meşhûr olan bu zâtın Risâletin-Nur’un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürtlüğünü ispat etmek için değildir.
“Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum.” (Emirdağ Lâhikası, s. 75.)
Nur’un has ve halis bir şâkirdi olan Hasan Feyzi’nin bu izah tarzı Üstad Bediüzzaman tarafından da tensip edilerek tasvip görmüş olmalı ki, lâhikaya derc edilmiş.
Uzunca bir mektuptan aldığımız bu kısacık iktibasın bilhassa son cümlesinde geçen “kendini setr ve ihfa” ile “hakikî hüviyet ve milliyet” ifadeleri üzerinde derinlemesine düşünmek lâzım. Meselâ, “Neden ve niçin ’setr ve ihfâ’?” Ve meselâ “Nedir şu ‘hakikî hüviyet ve milliyet’?”
Evet, ayrılığına dayanamayacak kadar Üstadına bağlanan Denizli kahramanı Hasan Feyzi, Üstad Bediüzzaman tarafından isimlerinin yanına “sistem” tâbirini koymuş olduğu üç sâdık talebesinden biridir. Sistem, yani “model kişilik”, yahut “örnek şahsiyet” demektir. Diğer iki talebe ise, biri İslâmköylü Hafız Ali, diğeri de Ermenekli Zübeyir Gündüzalp’tir.
* * *
Bu arada, Son Şahitler isimli eserde yer alan hatıra notlarından anlaşıldığı kadarıyla, Üstad Bediüzzaman, kardeşlik bağlarıyla yakınlık duyduğu Emirdağlı Osman Çalışkan ile Urfalı Salih Özcan’a da, hususî sohbet çerçevesinde, hem anne tarafından, hem baba tarafından evlâd-ı Resûl olduğunu, yani neseben de Seyyit ve Şerif olduğunu ifade etmiş bulunuyor.
Muhtemelen bu iki zatın da Üstad Bediüzzaman’ın neslen seyyid olduğuna dair bazı tereddütleri vaki olmuştur ki, hususî ve istisnaî bir izaha ihtiyaç duyulmuş.
Tereddüt yaşamayanlar
Risâle-i Nur dairesi içinde “saff-ı evvel” diye de tâbir edilen Nurun ilk talebeleri, üstadları olan Hazret-i Bediüzzaman’ın manevî şahsiyet ve hüviyeti hakkında herhangi bir tereddüt dahi yaşamadılar.
Bu yüzden onlar, hiç çekinmeden hayatlarını aziz Üstadlarına ve Nur’un kudsî hizmetine seve seve fedâ ettiler. Hapis, sürgün, zindan, işkence demeden, gönül rahatlığıyla her türlü zahmete, meşakkate katlandılar.
Üstelik, dünyevî ve maddî hiçbir karşılık, hiçbir menfaat beklentisi içinde olmadan…
Zira onlar, kelimenin tam mânâsıyla birer dâvâ adamıydı. Üstadlarının seyyid ve şerif, yani Âl-i Beytten olduğuna tereddütsüzce inandıkları gibi, Mehdiyet noktasında da başkaca herhangi bir arayış, yahut beklenti içinde değillerdi.
Risâle-i Nur, bu meseleleri hallettiği için, onlar da buna tam kanaat ile, bu merhaleyi aşmışlardı. Kime ve neye hizmet ettiklerini gayet iyi biliyorlardı.
Evet, hizmetinde iken de, Üstadlarının manevî makam ve hüviyetini bilâtereddüt biliyorlardı. Ama, onlar buna rağmen hiç gevşemediler. Bir yandan okuyup kendilerini yetiştirmeye, bir yandan da Nurun hizmeti için dört bir yana koşturmaya devam ettiler. Zaten, asıl mühim mesele de bu değil miydi: Dâvâyı iyi anlamak ve hizmet yolunda üstün gayret sarf etmek.
* * *
Aynı hal ve ideal, aynı şuur ve inanç, aynı hizmet ve faaliyet tarzı, Üstad Bediüzzaman’ın vefatından sonra da hiç değişmeden devam etti.
Dün olduğu gibi bugün de, Risâle-i Nur’un künhüne vâkıf olan Nur talebelerinin, üstadları Bediüzzaman Hazretlerinin “evlâd-ı Resûl” olduğuna dair herhangi bir şüphe veya tereddütleri yoktur.
Aynı şekilde, onların hiçbiri Mehdî arayışı veya beklentisi içinde değildir.
Bu meselede yapılacak izahlarda, bilhassa “hikmet-i ipham” ölçüsüne, düstûruna âzamî derecede dikkat ve itina gösterilmeli. Tıpkı, âhirzaman şahısları hakkında 24. Sözün 3. Dalında tavsiye edilen şu izah ölçüsü gibi: “…Öyle bir tarzda bahset(meli) ki, ne bütün bütün meçhûl kalsın, ne de bedihî olup, herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın.” (Sözler, s. 307.)
Fakat maalesef, özellikle günümüzde bu gibi hassas meseleleri serrişte ederek yara kaşıyıcılığı yapanlar var. Bu kimseler, zihinleri safi, bilgi ve birikimleri ise az ve zayıf olanlara musallat olup ortalığı bulandırmaya çabalıyorlar. Bu çabalarındaki asıl gaye, Risâle-i Nur’a ve talebelerine karşı, ehl-i siyaseti evhama düşürmek ve ehli diyaneti ise tenkide sevk etmektir. İnşaallah muvaffak olamazlar.
Üstad Bediüzzaman, bu hususta şunları beyan ediyor: “Elhasıl. O gelecek zatın (Hz. Mehdi’nin) ismini vermek, üç vazifesi (iman, hayat, şeriat) birden hatıra geliyor; yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan nurdaki ihlâs zedelenir, avâm-ı mü’minîn nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır. …Ehl-i siyaset evhama ve bir kısım hocalar itiraza başlar.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11.)
Demek ki, bu tür meselelerde yeterli derecede bilgili, birikimli, donanımlı olmak icap ediyor ki, kimsecikler kalkıp “yumuşak karın” gibi gözüken noktalara baskı yapmaya heveslenmesin, zihnî tereddütlere yol açmasın, açamasın.
Bir Nur talebesinin en önemli ve öncelikli vazifesi, Risâle-i Nur’u evvelâ kendi nefsine hitaben okuması, onu anlamaya, ondan istifadeye ve istifazaya çalışması; sonra da, daire daire genişlemek sûretiyle, Nur’daki kudsî hakikatleri ihlâsla hayata yansıtmaya gayret göstermesi, yani özetin özeti olarak “îmanı hayata hakim kılması”dır.
Her şey, hassaten bu nokta için gereklidir; sair meseleler ise, şüphesiz aldanmamak, aldatmamak ve hatt-ı müstakim üzerinde yürüyüp tekâmül etmek için lâzımdır.
Bediüzzaman diyor ki;
Âl-i Beyt
* Âl-i Beyt, âlem-i İslâmiyetin bir silsile-i nuraniyesidir. (19. Mektup, 4. Esas’tan)
* Dünyada mütesanit hiçbir hanedan ve mütevafık hiçbir kabile ve münevver hiçbir cemiyet ve cemaat yoktur ki, Âl-i Beytin hanedanına ve kabilesine ve cemiyetine ve cemaatine yetişebilsin. (5. Şuâ, 9. Mesele’den)
* Yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binler mânevî kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur’âniyenin mayasıyla ve imanın nuruyla ve İslâmiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden Âl-i Beyt, elbette âhir zamanda, şeriat-ı Muhammediyeyi ve hakikat-ı Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ihyâ ile, ilân ile, icrâ ile, başkumandanları olan Büyük Mehdînin kemâl-i adâletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet mâkul olmakla beraber, gayet lâzım ve zarurîdir. (5. Şuâ, 9. Mesele’den)
* Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli, şimdi de kemiyeten milyonları geçen bir nesl-i mübarektir. (29. Mektup, 5. İşaret’ten)
Âl-i Abâ
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ ve istikbal-bîn nazar-ı nübüvvetle, otuz kırk sene sonra Sahabeler ve Tâbiînler içinde mühim fitneler olup kan döküleceğini görmüş. İçinde en mümtaz şahsiyetler, abâsı altında olan o üç şahsiyet olduğunu müşahede etmiş. Hazret-i Ali’yi (r.a.) ümmet nazarında tathir ve tebrie etmek ve Hazret-i Hüseyin’i (r.a.) tâziye ve teselli etmek ve Hazret-i Hasan’ı (r.a.) tebrik etmek ve musalâha ile mühim bir fitneyi kaldırmakla şerefini ve ümmete azîm faydasını ilân etmek ve Hazret-i Fatıma’nın zürriyetinin tâhir ve müşerref olacağını ve Ehl-i Beyt ünvan-ı âlisine lâyık olacaklarını ilân etmek için, o dört şahsa, kendiyle beraber “Hamse-i Âl-i Abâ” ünvanını bahşeden o abâyı örtmüştür. (14. Lem’â, 2. Suâlin cevabından.)
Âl-i Muhammed (asm)
* Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Âl-i İbrahim Aleyhisselâm gibi öyle bir vaziyet almış ki, umum mübarek silsilelerin başında, umum aktar ve âsârın mecmalarında o nuranî zatlar kumandanlık ediyorlar. Ve öyle bir kesrettedirler ki, o kumandanların mecmuu, muazzam bir ordu teşkil ediyorlar. Eğer maddî şekle girse ve bir tesanütle bir fırka vaziyetini alsalar, İslâmiyet dinini milliyet-i mukaddese hükmünde rabıta-i ittifak ve intibah yapsalar, hiçbir milletin ordusu onlara karşı dayanamaz. İşte, o pek kesretli o muktedir ordu, Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır ve Hazret-i Mehdînin en has ordusudur. (29. Mektup, Beşinci İşaret’ten)
Seyyidler nesli
* Evet, bugün tarih-i âlemde hiçbir nesil, şecere ile ve senetlerle ve anane ile birbirine muttasıl ve en yüksek şeref ve âli hasep ve asil neseple mümtaz hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun. …Böyle bir cemaat-i azîme içindeki mukaddes kuvveti tehyiç edecek ve uyandıracak hâdisât-ı azîme vücuda geliyor. Elbette, o kuvvet-i azîmedeki bir hamiyet-i âliye feveran edecek ve Hazret-i Mehdî başına geçip tarik-i hak ve hakikate sevk edecek. (29. Mektup, Beşinci İşaret’ten)
Hz. Mehdî
* Hazret-i Mehdîye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilât ve tasvirat başka başkadır. …Âhirzamanda gelen Mehdî gibi herbir asır, Âl-i Beytten bir nevi mehdî, belki mehdîler bulmuş. …Büyük Mehdîden evvel gelen emsâlleri, nümuneleri olan hulefâ-i mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsafları, asıl Mehdînin evsâfına karışmış ve ondan rivâyetler ihtilâfa düşmüş. (19. Mektup, 4. Esas’tan)
Bu yazı serisi içinde sunmak istediğimiz, ancak her nasılsa tehir etmek durumunda kaldığımız önemli bir nokta daha var. Şöyle ki:
Bediüzzaman Said Nursî’nin Âl-i Beytten, yani seyyid olduğunu gösteren önemli işaretlerden biri de, onun hayatı boyunca hiç kimseden zekât ve sadaka almamasıdır.
Zira, seyyid olan kimselere zekât ve sadaka verilmediği gibi, onlar da almazlar, alamazlar, almamalıdırlar. Nitekim, Said Nursî de almamış ve alamamış.
Onu seyyid bilmeyenler, içlerinden gelerek mallarının zekâtını götürüp vermek istemişler; fakat, o fakr u zaruret içinde iken dahi bunu asla kabul etmemiş, reddetmiş.
Esasen, öyle anlaşılıyor ki, ona zekât, sadaka ve mukabilsiz hediye gibi şeyler aldırılmamış.
Evet, tâ küçüklüğünden beri insanların bu neviden yardımlarını almayan, hatta bazan kişiyi kırarcasına reddeden Üstad Bediüzzaman, zaman zaman kendisinin de hayret ettiği bu garip halinin bir hikmetini şöyle izah ediyor: “Eski Said’in çocukluk zamanından beri hem kendisi, hem babası fakir oldukları halde, başkalarının sadaka ve hediyelerini almadığının ve alamadığının ve şiddetli muhtaç olduğu halde hediyeleri mukabilsiz kabul etmediğinin… ve, Said hiçbir vakit (evlere) tayin (yemek) almaya gitmediğinin ve zekâtı dahi bilerek almadığının bir hikmeti, şimdi kat’î kanaatimle şudur ki: Âhir ömrümde Risâle-i Nur gibi sırf imanî ve uhrevî bir hizmet-i kudsiyeyi dünyaya âlet etmemek ve menâfi-i şahsiyeye vesile yapmamak için, o makbul âdete ve o zararsız seciyeye (sadaka ve zekâta) karşı bana bir nefret ve bir kaçınmak ve şiddet-i fakr ve zarureti kabul edip elini insanlara açmamak hâleti verilmişti ki, Risâle-i Nur’un hakikî bir kuvveti olan hakikî ihlâs kırılmasın.” (Emirdağ Lâhikası, s. 313; Y. A. Neşriyat.)
Risâle-i Nur’un takip ettiği meslek ve meşrep dairesi içinde birbiriyle ülfet ve münasebet peyda etmeyecek mefhumların başında “ihlâs ile maddiyat” gelir.
Dolayısıyla, bir şahıs, rızâ-i İlâhî yolunda ihlâsla hizmet ederken, bunun karşılığı olarak herhangi bir maddî menfaat hesabı veya beklentisi içinde olmayacak. Olduğu takdirde, ihlâsı kaybeder.
Nitekim, 21. Lem’â olan İhlâs Risâlesinde bu meseleyi veciz ve tesirli bir üslûp ile izâh eden Üstad Bediüzzaman, ihlâsı kıran birinci ve en büyük mâninin “menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekabet” olduğunu kaydeder.
Evet, hayatını bütünüyle imân–Kur’ân hizmetine adayan Bediüzzaman Said Nursî’nin, zekât ve sadaka gibi maddî yardımları almamasının bir hikmeti, “en büyük kuvvet olan ihlâsın kırılmaması”dır; bu halin bir başka hikmeti ise, aslen ve neseben kendisinin seyyid, yani Evlâd-ı Resûl olmasıdır.
Pekçok kimse, onun bu yönlerini bilemediği için, zekât ve sadakayı reddetmesine ve hediyeleri de mukabilsiz kabul etmemesine akıl erdiremeyerek hayret ve taaccüp etmişler.
(Yeni Asya, M. Lâtif Salihoğlu)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder